10 Eylül 2013 Salı

Yeni Sezonda İlk Hafta Geride Kaldı

Geçen sezonu takımlarının başında görece başarılı olarak tamamlayan, ancak sezon sonu kulüpleri ile sözleşme yenileyemeyen Fuat Çapa ve Samet Aybaba sezonun açılışında karşı karşıya geldiler. Baros ve Vleminckx gibi golcülerin dakika aldığı bir maçta sezonun ilk golünü görememek ve maçın kalitesinin düşüklüğü öyle sanıyorum ki Antalya’nın sıcaklarından kaynaklanıyordu.
Karabükspor – Kasımpaşa ve Çaykur Rizespor – Gençlerbirliği maçlarında konuk takımların yenilmesini beklemiyordum. Rıza Çalımbay teknik direktörlük konusunda kendini bu şekilde geliştirmeye devam ederse bir sonraki seviyeye çıkacaktır. Gençlerbirliği açısından maçın tek olumlu tarafı ise yeni transfer Gosso’nun başarılı performansıydı. Monoco’dan Ordu’ya geldiğinde beni heyecanlandıran Gosso, ne Ordu’da ne de Mersin’de varlık gösterebilmişti. İlk Süperlig maçını oynayan Sercan Kaya sezonun ilk gölünün altına da imza atıyordu. Karabük Tolunay Kafkas ile iyi bir yolda olduğunu gösterdi. İlk golün sahibi Gökhan Ünal da İlhan Parlak gibi Lacivert Kırmızı forma ile bir geri dönüş hikâyesi yazabilir. Geçtiğimiz sezonu iyi bir yerde tamamlayan, dikkat çekici transferlerle kadrosunu güçlendiren ve hazırlık maçlarında 6 galibiyet 1 beraberlik alarak hiç yenilmeyen Kasımpaşa, Lualua’nın müthiş driplingi ve şık vuruşu ile gelen ikinci golün ardından tamamen teslim oldu.
İlk yarıyı güzel sayılabilecek bir oyunla iki gol atıp gol yemeden kapatan Fenerbahçe’nin ikinci yarıda Arsenal maçını düşünerek vites küçülteceğini bekliyordum ama Mert’in penaltıyı kurtarmasının ardından 11 dakika içerisinde üç gol yemesini haftanın hikayesini yazan Uğur Tütüneker ve futbolcuları da dahil hiç kimse beklemiyordu. Futbola siyaset bulaşmasın diyenlerin, Emre’nin gol sevincine dair söyleyecekleri vardır umarım. Doğduğun ve yaşadığın şehirdeki zulmü es geçtikten sonra üç bin kilometre öteye yollanan selamın samimiyetine inanmıyorum.
Transfer konusunda ligin en tutumlu takımlarından Eskişehirspor evinde Bursa’yı güzel bir oyunun ardından, Erkan Zengin’in şapkasından çıkarttığı iki tavşan ile yenerken sezona en hazır takım görüntüsü verdi. Ertuğrul Sağlam'ın transfer yerine kadrodaki gençlere yönelmesi şimdilik işe yaramış gibi duruyor. Sezona daha başlamadan hoca değiştiren Bursaspor'un iyi bir takım olduğu ve bu sezonu da yukarılarda tamamlayacağı kesin. Ancak Daum yeni takımına Avrupa vizesi almak istiyorsa, mevcut oyunun üstüne koymaları gerekiyor. Akhisar Belediye ve Elazığspor arasındaki mücadelenin kazananı geçen sezonun sempati şampiyonu olan Hamza Hamzaoğlu’nun takımı oldu. Ancak öyle gözüküyor ki iki takım da geçen sene yaşadıkları küme düşme kâbusunu bu sene de yaşayacaklar.

Kalbi bir süre Gezi Parkı’nda atmış olan herkes için sezonun açılış maçı elbette Beşiktaş – Trabzonspor karşılaşmasıydı. İkitelli’den yükselen “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” sesleri eşliğinde Çarşı'nın “boyun eğme” mesajı yayıncı kuruluşun sansürleme çabasına rağmen tüm Türkiye’ye ulaştı. Trabzonspor bu futbol anlayışı ile zor kaybeden bir takım olacaktır, ama izleyenleri esneten birçok maçın altında da imzaları olacaklardır. Beşiktaş geçen sezona dair iki temel problemini çözmüş gözüküyor. Beşiktaş’ın kulübesinde artık oyunu değiştirecek oyuncuları  ve rakipten top kapıp hızlı atağa çıkmak dışında da bir oyun planı var.
Kayseri’deki Roberto Carlos ile Robert Prosinecki’nin takımları arasındaki karşılaşmanın galibi Hırvat teknik adam oldu. Süper kupa maçında sessiz kalan Kadir Has stadyumundan 74. dakika da yükselen direnişin cılız sesi zaman içerisinde güçlenecektir. Ne de olsa bu daha başlangıç...
Galatasaray çok kolay kazanabileceği maçın son 15 dakikasında ecel telleri döktü. Son şampiyonun bu çaresizliğinin nedeni Bülent Uygun’un çift forvete dönmesi kadar Selçuk İnan’ın da sakatlanıp oyundan çıkmasıydı. Ultraslan’ın engelleme çabalarının sadece direnişin sesinin daha gür çıkmasına sebep olması en az Muhammet’in golü kadar güzel değil miydi?

21 Ağustos 2013 Çarşamba, soL Gazetesi (1.Hafta)

6 Mart 2013 Çarşamba

Epey Yaşadım


İnsanlar ölüyor...
Bunu biliyordum zaten, epey yaşadım. 
Ama hala alışamadım, çünkü insanlar ölüyor...
O zaman her şey neden bu kadar zor?

3 Ocak 2013 Perşembe

Bir Gün Bir Kitap Okudum Ve Bütün Hayatım Değişti


İlk okul yıllarımda okulu bırakmaya karar vermiştim. Annem beni her gün okula “oğlum bugün git, yarın gitmezsin” diyerek zar zor yolluyordu. O yıllarda sevgili ablalarım bana kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için çok uğraştı. Görüntüsü hala gözlerimin önündedir o kocaman siyah ciltli kitabın; “Kelile ve Dimne”. O kitabı okumam için her yolu denediler. Bitirdiğim bölüm başına para önerdiler. Kabul ettim. İlk başlarda paraya ihtiyaç duyduğumda, sadece bir kaç sayfa olan bölümleri okuyup paramı alıyordum. Bunun yeterince efektif bir yöntem olmadığını anlamaları fazla uzun sürmedi. Sonra bölümlere onlar karar vermeye başladılar. Okumadığım halde okudum diyerek paralarını almaya devam ettim. Bunu da fark etmeleri uzun sürmedi. Ardından bölümü anlatmamı istemeye başladılar. Ben de bana görev olarak verilen hikayelerin başını ve sonunu okuyarak, aradakileri tahmin ederek paramı almaya devam ettim. Sanırım bu sırrımı hala çözemediler. Her ikisi de severek ve büyük keyif alarak benim yaşlarımda okumuşlardı bu kitabı ve bir şekilde benim de seveceğimi düşündüler. Ve fakat yanıldılar,  o kitaptan da kitap okumaktan da o kadar nefret ettim ki sadece hikayelerin başını ve sonunu okuyarak bile o kitabı bitiremedim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıracağını düşündükleri kitap, kitap okumaktan nefret etme sebebim oldu. Ablamlar tüm çabalarının sonuçsuz kaldığını görünce beni “umutsuz vaka” olarak kodlayıp, ne hali varsa görsün diyerek hayatlarına devam ettiler. 

Sanırım orta 1 yani bugünkü adı ile 6.sınıfı bitirdiğim yazdı. Çevremdeki herkesin benden umudu kesmesinin üzerinden bir yıl geçmişti. Odada kendi kendime otururken kitaplıktaki en ince kitap dikkatimi çekti. Kitabı elime aldım ve üstünkörü okumaya başladım ve duramadım. O gün o kitabı bitirdim. Ondan sonra kitaplıktaki “Kelile ve Dimne” hariç tüm kitapları okudum. Bütün dünya klasiklerini okudum. O dönemlerin moda olan tüm kitaplarını okudum. Bir anda kitap kurduna dönüşüvermiştim. Ablalarımla üniversite yıllarında Ankara’da uzunca bir süre aynı evi paylaştık. O ev kapanırken kitapları paylaşmamız gerekiyordu. Benim için o kitaplıktaki en önemli kitap en ince olanıydı. Çünkü o kitap benim okuduğum ilk kitaptı, çünkü o kitap benim hayatımı değiştiren kitaptı. İşte o kitap “Fareler ve İnsanlar” idi...
Not: Bu yazı John Steinbeck'in 'Fareler ve İnsanlar'kitabının bazı bölümlerinin, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulunmasının ardından yazılmıştır.

22 Nisan 2011 Cuma

Yalnızlık Paylaşılmaz

Sezonun başlaması ve hanımın boşanmak istediğini beyan etmesi aynı zamanlara denk geldi. Tam da takımımın tüm maçları televizyondan izleyebileceğim bir sezonun hayalini kurarken hayatımın tadı tuzu bir anda gitti. Ne yemeğin, ne içkinin, ne sigaranın, ne de futbolun tadı kalmadı. Koca bir sezon geçti şuraya bir yazı eklemeyi geçtim adam gibi bir maç bile izleyemedim. Evimde rahat rahat tüm maçları izleyeceğim diye sevinirken evsiz kaldım. Hayatımdaki sorunları teker teker çözmeye karar verip bunları başardığımı görerek yeniden hayatı sevmeye başlamışken, her şeyden nefret etmeme yetecek kadar malzemem oldu bir anda elimde. İçine düştüğüm şeyin ne olduğunu ve bana neler yaptığını anlatabilecek kelimelerle henüz tanışmadım. o yüzden uzatmayacağım.


Bu hafta Trabzonspor maçını izlemek için herşeyi organize ettim. Cuma akşamımı boşalttım. Belki de ilk kez keyifle bir maç izlemek için hazırlık yapıyor ve hayatla yeniden barış imzalamak için müzakerelere başlıyordum ki dün müstakbel eski eşim yaptı gene yapacağını. 16 Mayıs 2011 tarihinde resmi olarak boşanacakmışız. Ben daha neden ayrıldığımızı anlayamadan birden geldiğimiz noktaya bak. Ne maçı, ne futbolu, ne lig dördüncülüğü? Umurumda değil. UEFA’ya gitsek ne olacak? Yalnızım ve yalnızlık gerçekten paylaşılmıyormuş…

11 Eylül 2010 Cumartesi

Çok Basit Goller Yedik...

Rıza Çalımbay’ın görevine devam etmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Her zaman istikrardan yanayım ve bu takım küme düşmeye oynar hale gelse bile Rıza Çalımbay ile sezonu tamamlaması gerekir diye düşünüyorum. İlk haftadan beri Rıza Hoca’nın linç edilme sürecini de korkarak takip etmekteyim. Oluşturulan kamuoyu öyle bir noktaya geldi ki Sivas’tan puansız dönülmesi durumunda artık Rıza Çalımbay’ın bir daha kalabak suyu içmesi mümkün olmayacaktır. Umarım Rıza Çalımbay’ın oyuncuları Sivas’tan üç puan ile döner ve umarım ki Rıza Hoca en azından sezon sonuna kadar Eskişehir’de yaşamaya ve kalabak suyu içmeye devam eder.


İstikrardan yanayım ve Rıza Çalımbay’ın arkasındayım ancak bu ondan ve onun oluşturduğu takımdan memnun olduğum anlamı da çıkmasın. Yeni yayın ihalesi sayesinde artık takımımın tüm maçlarını izleyebiliyorum. Galatasaray maçı dışında oynadığımız diğer üç maçı da televizyondan izledim. Aslında ilk iki maçtaki oyundan da tamamen memnuniyetsiz olduğumu söyleyemem. Rıza Çalımbay kendi futbol felsefesinin aksi bir yaklaşımla, oyun merkezini ileri taşıyan, ayağa top oynayan, dikine isabetli paslarla çıkan, kanatları kullanan bir takım yaratma çabası içerisinde gibi gözüküyordu. Ancak muhtemelen takımın üzerinde oluşan baskıdan ötürü Bursaspor maçında sahadaki oyuncular ne henüz beceremedikleri yeni futbol anlayışını ne de geçen sene çok iyi becerdikleri eski futbol anlayışı sahaya yansıtamadılar. Geçen seneki iyi takım savunması yapan, rakiplerini fizik gücü ile üstünlük kuran ancak iş hücuma geldiğinde tek hücum anlayışının uzun boylu forvetlere top şişirmek olan takımı arar hale gelmemizin nedeni ne peki? Bence Rıza Çalımbay kendisi ve takımı için bir futbol devrimi yapmaya kalkıştı. Ancak ne kendisi ne de oyuncular bu devrime henüz hazır değil gibi gözüküyor. Öyle tahmin ediyorum ki ilerleyen haftalarda takımımız en azından galip gelememe stresini atlatana kadar geçen seneye daha çok benzeyen bir takım halini alacaktır. Aslına bakarsanız bunlar teknik konular ve bu konularda Rıza Çalımbay’ı eleştirmek de aslında benim çok da haddime değil. Eskişehirspor forumlarında Rıza Çalımbay hakkında ileri geri yazılar yazan arkadaşların birçoğunun yaşından çok üst düzey futbol kariyeri olan bir adamdan bahsediyoruz neticede...


Takımımızın oynadığı futbol ve onun kalitesi bir tarafa, “basit goller yedik” diye başlayan sürekli mazeret üreten maç sonu açıklamalarına artık dayanamıyorum. Üç yıldır her mağlubiyetten sonra mazeret üreten ve futbolcuları suçlar açıklamalar yapan bir teknik direktör figürü görmek istemiyorum. Üstelik ben basit goller yeme hastalığın ana sorumlusunun futbolculardan ziyade takımı neredeyse üç yıldır çalıştıran teknik direktör olduğunu düşünüyorum. Buna paralel takımın başına geldiğinden beri elliye yakın futbolcu alıp bunların hiç birini satamamış olmak yönetimle beraber paylaşmaları gereken büyük bir başarısızlıktır. Oynamayan oyuncuları hazır tutamıyor olması yine bir başka temel bir problem gibi gözüküyor.


Yine de ben takımımızdan umutluyum. Yeni transfer edilen Diego, İbraimi, Sadygov gibi oyuncuları henüz izlemedik ve takıma nasıl katkı yapacaklarını henüz bilmiyoruz. Öyle umuyorum ki Sivas deplasmanında alınacak bir üç puan ile sezon başı hedeflerimiz yönünde bir çıkışa geçeriz…