23 Ocak 2014 Perşembe

Endüstriye Karşı Futbol

Seksenlerde çocuk olanlara “Maradona mı Messi mi?” diye sorarsanız “Maradona” cevabı alırsınız. Maradona’nın büyüklüğü sadece ülkesine dünya kupası kazandırdığı için değildir. 1990 dünya kupası yarı final maçında Arjantin, ev sahibi İtalya’yla eşleşir ve ne tesadüftür ki maç Napoli’de oynanır. Maradona’nın İtalya’nın güneyinde bıraktığı iz o kadar derindir ki Napoli halkı o maçta Arjantin milli takımını destekler. Maradona’nın endüstriyel futbol gerçeklerini reddedip Napoli’yi seçmesinin karşılığı ezber bozan başka bir hikâyedir artık. Çocukluğu futbolun endüstriyelleşmeye başladığı yıllarda geçenler, paradan ve başarıdan fazlasına sahip futbol hikâyelerinin peşindedirler.
Galatasaray’ın UEFA Kupası başarısı, Fatih Terim – Mehmet Ağar ilişkileri ya da Star Gazetesi’nin “Two Size” başlığını kenara koyduğumuzda Endüstriyel Futbol karşısında alınmış zaferdir ve o yüzden futbol romantikleri için değerlidir. UEFA başarısının ardından Galatasaray’ın içine düştüğü sıkıntılar ise endüstriyel futbolun intikamı niteliğindedir.
İddiaya göre Sergen Yalçın’ın Londra’daki Chelsea maçı öncesi İngiliz bahis firmalarının Beşiktaş galibiyetine 1’e 7 oran verdiğini görür. Beşiktaş galibiyetine 5 Bin sterlin yatıran Sergen, maçta 2 gol atarak İngiliz devini tek başına çökertir. Gerçekliğini bilemeyeceğimiz onlarca hikâyesi var yerli George Best’imizin. Dünyanın en iyisi olma seçeneğine sahip olup onu reddetmektir Sergen… Hayat gibi, hepimiz gibi kendi zaaflarının peşine düşmüştür. O yüzden unutulmazdır.
Rüştü’yü futbolumuzun 1 numarası yapan, onu Barcelona’nın kalesine kadar götüren performansı değil, 5 Mart 2010’da Denizlispor - Beşiktaş maçında aut kararı veren hakemi uyarıp topun kendisinden çıktığını söylemesidir.
14 Mayıs 2006’daki Denizlispor – Fenerbahçe maçını izleyen Denizlili Fenerbahçe taraftarının “Fener şampiyon olsun istiyorum ama Denizli de düşmesin” derken gözlerindeki birbirine geçmiş duygular tüm kupalardan daha anlamlıdır.
Bursaspor’un şampiyon kadrosunda milli takıma seçilen oyuncuları bir adım öne çıkartıp “şimdi takım arkadaşlarınızı alkışlıyorsunuz, çünkü milli takıma onlar sayesinde seçildiniz” diyen Ertuğrul Sağlam’dır futbolu sevdiren.
Eskişehir’e giderken “Wellcome to Hell / Cehenneme Hoş Geldiniz” karşılaması beklerken şehrin kendilerini bağırlarına bastığını gören St Johnstone takımının deplasman formalarını siyah kırmızı yapmasıdır futbol.
Birbirine iyice düşman edilen taraftarların “Gezi” paydasında buluşup İstanbul United’ı adı altında kol kola ve rengârenk dolaşmasıdır futbolu sevdiren.

1978 yılından beri Gençlerbirliği Kulübünün başkanlığını yapan, futbolumuzun en uzun soluklu aktörü İlhan Cavcav’ın anılarında gezinme şansımız olsa son 35 yılda şampiyon olmuş takımların kupa uğruna neler yaptıklarını görürüz. Bu bağlamda diğer oligarşik takımların Fenerbehçe’den daha temiz olduğunu söylemek, 55 yıllık lig tarihimizin tüm günahlarını Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe’ye yüklemek doğru olmaz. 3 Temmuz sürecinin ardından, çocukluğu 12 Eylül darbesinin hemen sonrasına denk gelen futbol romantikleri, şike ya da teşvik hikâyelerinin değil Fenerbahçelilerin gösterdiği birlik ve beraberlik hikâyesinin peşindedir. Yargıtay’ın onama kararının ardından neler olacak bilinmez ama papazın çayırında daha çok “Ali İsmail Korkmaz, Fenerbahçe yıkılmaz” şarkıları dinleyeceğiz, yayıncı kuruluş sesi kısacak ve “Şeytan” Fenerbahçelinin daniskası Başbakan'ı savunmaya devam edecek…

21 Ocak 2014 Salı

Futbol Aşkı Eğitimle Buluşunca...

TFF ve Milli Eğitim Bakanlığı 2006 yılında 81 ilden 100 kıdemli öğretmen seçerek onlara 10 günlük Grassroots - Football For Everyone (Herkes İçin Futbol) semineri veriyor. Rahmetli Gündüz Tekin Onay ve beraberindeki akademisyenler, futbolumuzun önemli aktörlerinden de destek alarak projeyi 100 öğretmene anlatıyor ve onları birer “Grassroots Lideri” olarak memleketlerine geri yolluyor. Kimi öğretmenler için Grassroots fikri 10 günle sınırlı kalırken, kendini eğitime adamış, hayalleri yaşadığı kasabayı epey aşmış beden eğitimi öğretmeni “Fikret Kadıoğlu” için seminerden sonra da devam ediyor.
Fikret Kadıoğlu 1962 yılında Artvin Borçka’da dünyaya geliyor. Gençliğinde hem spor akademisinde okuyor, hem de futbol oynuyor. Yirmili yaşların acemisiyken öğretmenlikle futbolculuk arasında seçim yapması gerekiyor, çapraz bağlarının kopmasıyla tercihini zorlanmadan yapıyor ve ilk görev yeri Kayseri’ye gidiyor. Karadeniz’den altı sene uzak kalıyor. 22 yıldır da Arhavi’de görev yapıyor.
Grassroots yerine “Geriye Dönüş Projesi” demeyi tercih ediyor, çünkü futbolun “sokaklarda” oynandığında ne kadar saf olduğunu biliyor. Sokak aralarında saatlerce topun peşinden koşmak, uyarılara rağmen terli terli su içmek, takımları “aldım – verdim” kuralıyla seçmek...  Takımlar dengesiz olmuşsa oyundaki adaleti sağlamak adına birer oyuncu değiştirmek...  Hakem olmadığı için hakem aldatmanın, herkes gerçeği gördüğü için yalan söylemenin anlamsız olduğu futbol. Tek amacın acıkana kadar topun peşinden koşturmak olduğu yıllara geri dönüş...
Seminerin ardından memleketinde Arhavi Grassroots – Herkes için Futbol Şenliği yapmak için kollarını sıvıyor. İlki tek günlük olan şenlikler her yıl büyüyor. Sonuncusu ise dokuz ayrı kategoride, dokuz ay boyunca her ay bir kategorideki çocukların katıldığı, ogün için okulların tatil edildiği, kasabadaki 2400 ilköğretim öğrencisinin 1600’ünün katıldığı bir şenliğe dönüşüyor. Sadece maç yapılmıyor festivalde; müzik, dans, yemekler, derken çocuklar ve aileleri unutamayacakları deneyim yaşıyor. 12 yaş altında olan çocukları kızlı erkekli karışık oynatıyor. 12 yaşından sonra fiziksel üstünlük oluştuğu için kızları ve erkekleri ayırıyor. Kadın futbol ligimizin olduğunu hatta Konak Belediyespor’un geçtiğimiz sene imkânsızlıklar içinde Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek Final’in kapısından döndüğünü kimse bilmezken, Fikret Hoca ileride kadın futbolumuzun lokomotifi olacak çocuklara ilk futbol aşkını aşılıyor. Özel Eğitim Sınıfını ve hatta Anaokulu çocuklarını bile kapsıyor festival. Tabi onlar için kural yok, hepsi aynı topun peşinden koşuyorlar. Gol olunca seviniyorlar. Futbolu güzelleştiren golse mühim olan her gole sevinmek değil mi zaten?
Hocanın asıl devrimi “Mavi Kart” uygulaması oluyor. “Şiddet şiddeti doğurur, çocukları sevgiyle büyütmek gerek” diyen Fikret Hoca, bu sebeple Arhavi Grassroots Şenlikleri’nde bir ilki gerçekleştiriyor. Yaşları 6-14 arasında değişen çocuklara sarı ya da kırmızı kartla ceza vermek yerine hakeme yardımcı olan, düşeni yerden kaldıran, oyunun güzelleşmesine katkı sağlayanlara “Mavi Kart” gösteriliyor; Prof. Dr. Turgay Biçer’in deyimiyle “Denizin Mavisi”... Turnuva sonunda en çok mavi kart alan ilk üç çocuğa madalya veriliyor.

Fikret Hoca, aşırı rekabetçi spor ortamının gelişmekte olan çocuklar üzerinde zararları olduğuna inanıyor. Rekabetten arınmış oyunun yeteneklerin ortaya daha kolay çıkmasına neden olacağını düşünüyor. Bölge liglerinde 14 yaş altı gruplarda onun terbiyesini görmüş Arhavili çocukların açık ara üstün olması haksız olmadığının kanıtı. Arhavili gençlerden ileride sporcu olanlar olursa onların dürüst ve sportmence yetişmesini istiyor. Çocuklarının iyi sporcu, sporcu olamıyorsa iyi hakem, iyi yönetici, iyi seyirci ama en nihayetinde iyi insan olması için uğraşıyor. Aslında bu süreç sadece küçük çocukları değil onların ailelerini ve öğretmenlerini de eğiten bir süreç oluyor. Yel değirmenlerine karşı kazanmanın da mümkün olduğunu görüyor ve gösteriyor.

Hocanın yaptıklarının önemi fark edip takdir edenler ise elbette futbolun bu topraklardaki yöneticileri olmuyor. Projeyi duyan FIFA, onu “Yılın Grassroot Lideri” seçiyor. Oslo’da ödülünü alırken sırrının çocukları sevmek olduğunu söylüyorlar. Diğer eğitimcilere örnek gösterilip “siz de onun gibi çocukları sevin ki çocuklar da sizi sevsin” cümlesi kulağına tercüme edilince hayalinin peşinden giderken çektiği dertlerin hepsini unutuveriyor. Memleketine döndüğünde “Fuzuli işlerle uğraşıyorsun Hocam” diyenlerin, yaptıklarının önemini olmasa bile büyüklüğünü anlamış olduklarını görmenin gururunu yaşamak dışında hayatı değişmiyor. Bu yönden şanslı; Anadolu’da kendini eğitime adamış daha nice Fikret Hoca’lar var, ama onlar seslerini Edirne’nin ötesine duyuramadıkları için hâlâ “fuzuli işler sorumlusu” durumundalar...

16 Ocak 2014 Perşembe, soL Gazetesi

7 Ocak 2014 Salı

Borç Batağında 17 Hafta

70’lerde Abdullah Gegiç yönetiminde tamamı üniversite öğrencisi oyuncu topluluğu, Anadolu’dan çıkan ilk şampiyon olamasa da oligarşiye direnmenin mümkün olduğunu göstermişti. Yeni yönetim, o yıllara dönmek arzusuyla Ersun Yanal’ın yerine takımı şampiyonluk görmüş teknik direktöre emanet etti. Tribünlerin coşkusu Ertuğrul Sağlam tercihini şehrin de benimsediğini gösteriyordu. Ndiaye transferiyle Alper’in eksikliğini kapatan Sağlam, transfer yapmak yerine, Aytaç, Tarık, Erkut gibi gençleri takıma kazandırmayı tercih etti. Tarık ve Aytaç’ın performanslarını milli takım çalıştırıcısı Fatih Terim de ıskalamadı. Transferin son günlerinde bazı genç oyuncuların yanısıra Jorquera ve Erman’ı da renklerine katan Eskişehirspor, ligin tehlikeli takımlarından olmuştu. İlk yarı boyunca oynadıkları oyunla takdir toplayan Es-Es, üçüncü bölgede sorunlar yaşasa da son hafta yediği 4 gole rağmen ilk yarının en az gol yiyen takımı olmayı başardı.

Ara transfer döneminde forvet hattına yapılacak takviyelerle yoluna güçlenerek devam edeceği beklenen Kırmızı Şimşekler’de art arda iki şok yaşandı. Sözleşmesini uzatmaya yanaşmayan ve başka takımlarla görüşen oyunculardan önce Tarık sonra Veysel kadro dışı bırakıldı. İki ismin de takımdan ayrılacağına kesin gözüyle bakılıyor. Artık kadrosunu güçlendirmek Kırmızı Şimşekler için ikincil durumda. Öncelikli hedefleri iki onbir oyuncusunun yerini doldurmak. Ancak bu gereksinimin önündeki engel içinde bulundukları borç batağı. Yönetimin sezon başında anlaştığı bağımsız denetim şirketi, yaptığı inceleme sonucu geçtiğimiz hafta kulübün 99 Milyon TL borcu olduğunu açıkladı. Ara transfer döneminde oyuncu bulmanın zorlukları, yabancı oyuncu kısıtlamaları ve kulübün içinde bulunduğu mali durum bu renklere gönül verenleri transfer konusunda umutsuzluğa itiyor. Mevcut kadroda sakatlığını atlatan Dede yabancı sınırlamasına rağmen solbek için alternatif. Daha önce Serol, Diego ve Özgür Çek de bu bölgede denendi. Sağbek oynayabilecek oyuncular Sezgin ve Akaminko. Ancak Ertuğrul Sağlam göbekteki Akaminko - Diego uyumunu bozmayı tercih etmeyecektir.

Eskişehirspor, bütün olumsuzluklara rağmen taraftarından aldığı güçle, Avrupa hedefini iki kulvarda da sonuna kadar kovalayacaktır. Sezonun ilk 17 maçında sonuç ne olursa olsun desteğini esirgemeyen taraftarlarla ilgili tek eleştiri, hayatını “içinden Porsuk geçen şehirde” kaybeden Ali İsmail Korkmaz’ı hiç anmamış olmaları. Eskişehir tribünleri kozmopolit yapısı sebebiyle siyasetten hep uzak kalmıştır ancak insanlıktan asla!

07 Ocak 2014, soL Gazetesi

20 Kasım 2013 Çarşamba

Bugünkü Zafer’lerin Dünkü Kaptanı: Zafer Şahin

Zafer Şahin...
İsmi duyulmamış futbol efsanelerinden, Eskişehirspor’un yakın tarihte iz bırakan eski futbolcu. Süperlig’e yükselen takımın kupayı kaldıran kaptan. Eskişehir’in cefasını çekmiş emektarlardan. Taraftarın deyimiyle büyük kaptan… Tam beş yıl sonra Alanyaspor’la oynanan Türkiye Kupası maçında rakip takımın yardımcı antrenörü olarak Atatürk Stadı'nda... 
Aslen Malatyalı olan Zafer Şahin 1977’nin son günlerinde Ankara’da dünyaya geliyor. 18 yaşından itibaren kaptanlık yapması, parayı hayatında hep ikinci planda tutması, kolundaki Mustafa Kemal dövmesi, işçi emeklisi sosyal demokrat baba Kanber Bey’in çocuklarını belli değer yargılarıyla büyüttüğünün göstergesi.
Altındağ Belediyesi’nde futbola başlayan yetenekli genç hemen dikkat çekiyor, Ankaragücü Paf takımına alınıyor. Mudurnuspor’a kiralanan Zafer, takımın şampiyon olmasına büyük katkı sağlıyor ve Bursaspor’un dikkatini çekiyor. Abisiyle Bursa’ya imza atmaya giderken Cemal Aydın arıyor. Aklı karışınca babasına danışıyor. Evladından uzaklaşmak istemeyen baba “Gel gözümüzün önünde ol” diyor. Bursa’ya yarım saat kala Bözüyük’ten dönüyor ve Ankaragücü’ne imza atıyor. Cemal Aydın daha geç arasa belki Zafer Şahin adını herkes biliyor olacaktı.
Ankaragücü kamp sonrası onu yine kiralıyor. Bu sefer adresi Yeni Salihlispor. Yirmili yaşlarının başındaki Zafer, Salihli’de üç sezon geçiriyor. Kış ortasında Eskişehir deplasmanına geliyorlar. Isınmaya çıktıklarında sahada diz boyu kar var. İş makineleri sahayı temizlemeye çalışıyor. Tribünler bomboş. Soyunma odasına giriyorlar. Maçın tatil edileceğini beklerken yeniden sahaya çıkıyorlar. Lapa lapa yağan kara rağmen tribünlerin dolduğunu görünce hayranlığını gizleyemiyor: “Ben de böyle bir takımda oynamak istiyorum”.
Salihli’de oynadığı yıllarda hem Ersun Yanal hem Yılmaz Vural onu Denizli’ye istese de kulüpler anlaşamıyor. Sözleşmesinin bitimiyle Beylerbeyi’ne geçiyor. “Yaşım 26 oldu maceraya gerek yok” deyip Galatasaray kampına katılmıyor, dönemin yatırım yapan kulüplerinden Şanlıurfaspor’la anlaşıyor. Aynı dönemde babasının hastalığı baş gösterince Ankara’ya gidiyor. Urfa’ya gidip imza atmasına sayılı günler kala Halil Ünal arıyor. Hasta babasına yakın olmak için üçte bir fiyatına Eskişehirspor’u tercih ediyor.
Savunmaya alternatif alınan Zafer, hem formayı kapıyor hem de kısa sürede kaptanlığa yükseliyor. “Seni bu şehirde çok seviyorlar, kovmadıkları sürece ayrılma” diyen babasının ve yüreğinin sesini dinliyor; Siyah Kırmızı formayı giyerken Bank Asya ve Süperlig takımlarından gelen tüm teklifleri reddediyor. Eskişehir’e yerleşmeye karar veriyor ve ev alıyor.
Eskişehirspor’un Bank Asya’daki ilk sezonu. Takım iyi gitmiyor. Zafer, kadro derinliği olmadığından haftalardır sakat sakat oynuyor. Kritik Samsunspor maçının sabahı telefonu çalıyor, arayan ablası. Babasının durumu epeydir kötü olsa da her ölüm vakitsizdir. Yatakta hareketsiz kalıyor. Oda arkadaşı Kaleci Zafer uyanıp ne oldu diyene kadar ağlayamıyor da. Teknik direktörüne oynamak istediğini söylüyor. “Takımın bana ihtiyacı var, babam da oynamamı isterdi” diyor. Hocasından ve adaşından, takımın konsantrasyonu bozulmasın diye durumu saklamalarını istiyor. Bitiş düdüğüyle dizlerinin üzerine çöküyor. “Yönetim İstifa” sesleri, Zafer’in babasını kaybettiği anonsu yapılınca yerini sessizliğe bırakıyor. Ağlayarak soyunma odasına koşuyor. Ölümün bile yöneticiler tarafından kullanılmasına bu coğrafyada futbol gerçeği deniyor.
Dick Advocaat, oynatmadığı Van Hooijdonk’u neden milli takıma çağırdığı sorulduğunda, onun varlığı sadece saha içiyle sınırlı değil demişti. Ülkemizdeyse satış listesine ilk konulanlar Pierre’ler oluyor. Kemal Unakıtan’ın da desteğiyle üst üste transferler yapan Eskişehir’de Zafer satış listesine konuyor. Eş zamanlı Sergen transferi taraftarın öfkesini dindirmiyor, şehir ayağa kalkıyor. Taraftar zoruyla takımda kaldığından teknik direktör Metin Diyadin onu yedi hafta oynatmıyor. Oynamaya başlamasıyla toparlanma başlıyor. Sarılık geçirip ölümden dönüyor ama sezon sonunda yine takımının başında. Çünkü o doğuştan lider. Süperlig’e çıkınca başkan yeniden Halil Ünal oluyor. Kaptan, seçilmeden dört ay önce “Sana yapılanlar çok ayıp, sen bize babanın emanetisin” diyen Halil Ünal’ın odasından çıktığında hayatında ikinci defa gözyaşlarını tutamıyor. Kalbi kırık ama başı dik ayrılıyor Eskişehir’den.

Zafer’in Eskişehir’de bıraktığı iz onu tekrar Porsuk kenarına getirecek kadar kuvvetli. Bugünkü Zafer’lerin Dünkü Kaptanı, yarının Zafer’lerinde de rol alacaktır...

20 Kasım 2013 Çarşamba, soL Gazetesi

23 Ekim 2013 Çarşamba

Kalecilerin Haftası...

Es-Es'in Önü Açık
Erken ve kolay gol yemek sorunu üzerine milli arada çalıştığı belli olan Elazığspor taraftarının da desteğiyle maça iyi başladı. Ancak ilk yarının sonunda gelen penaltı golü ve ikinci yarının başında yediği golle hem seyirci desteğini hem de maçı kaybetti. Kadrosunda rotasyon yapan Kırmızı Şimşekler zor deplasmandan üç puan çıkartarak geçen haftaki Beşiktaş mağlubiyeti oyun olarak olmasa da puan olarak telafi etti. Gelecek hafta ağırlayacakları Rizespor’u da yenerlerse önleri açık...
Paşa'da Hedef Avrupa
Gençlerbirliği iyi başladığı ve 1-0 öne geçtiği maçta, ilk 10 dakikanın ardından rakibine tamamen teslim oldu. Maçın ardından Metin Diyadin’le yollarını ayıran Kırmızı-Kara’larda Mehmet Özdilek’in ismi geçiyor. Sadece teknik kadro değişikliği değil forvet başta olmak üzere ciddi takviyelere de ihtiyaçları var. Aksi halde ligimizin son başkent temsilcisi, İlhan Cavcav’ın geçen sezonun ardından teknik kadro ve oyuncu satışı konusundaki hatasını pahalıya ödeyebilir. Geçen hafta Kasımpaşalıların takımlarını niçin boykot ettiklerini yazmıştım. Yönetimin takımın gerçek taraftarları olan semt insanlarının gönlünü alıp onları kazanması gerekiyor. Gerçek taraftarın gücü ve mevcut kadroyla hedeflerine ulaşmak hem daha kolay hem daha anlamlı olacak.
Sneijder Farkı
Galatasaray adına sahada sadece iki güzel şey vardı; Sneijder ve Drogba... Dünya yıldızı ne demek izledikçe anlıyoruz. Bu hafta maç kazandırma sırası Hollandalı'daydı. Terim - Mancini geçişinde zor da olsa kazanmak onlar adına sevindirici olsa da kendi evlerinde 10 kişilik Karabük karşısında bu kadar zorlanmaları düşündürücü... Doğru taktik ve doğru oyunla Tolunay Kafkas ve futbolcuları şehirlerine puansız ama boyunları eğilmeden döndüler. “Böyle oynayın, kaybetseniz de olur” kontenjanı bu hafta onlarda...
Sivas Oynadı Ama...
Mustafa Reşit Akçay’ın Trabzon’da yaptığı ve yapmaya çalıştıklarını takdir ediyorum. “Yenemiyorsan yenilme” anlayışını da çok iyi oturttu. Ancak Trabzonspor’un hayatlarımızdan çaldığı 90 dakikaların suçlusu da aynı futbol felsefesi... Oynamaya çalışan takımın Sivasspor olup oynatmamaya çalışan takımın Trabzonspor olması garip değil mi? Maçın her anında gol atmayı daha çok isteyen ve deneyen Roberto Carlos’un Sivasspor’u bu hafta alkışı hak eden takımlardan.
Golcüler Sahnede
Haftanın bol gollü ve keyifli maçı şüphesiz ki Gaziantep'te oynandı. Futbolun adaleti bu sefer devreye girdi ve puanlar eşit paylaşıldı. Cenk Tosun ve Traore’ye o golleri bizlere izlettirdikleri için teşekkür etmek gerek. Ligimizin tescilli golcüleri Gekas ve Hasan Kabze’nin performansları Konya’ya puan getirdi.
Emenike ile Gelen Bahar
Fenerbahçe, uzatmanın uzatmasında bulduğu golle Kayseri’den üç puan çıkartmayı başardı. Kasımpaşa maçının ardından bu hafta da son saniye golüyle kazanmış olmaları fiziksel ve mental olarak ne kadar hazırlıklı olduklarının göstergesi. Fenerbahçe’nin Ersun Yanal mayası tutmuş gibi gözüküyor. Sezonun en çok para harcayan takımlarından Kayseri Erciyes’te Fuat Çapa, puan olarak da futbol olarak da planlarının gerisinde. Bu sezon ikinci kez kırmızı kart cezalısı duruma düşen Vleminckx, sahada olsaydı belki işler değişik olurdu. Yine de mazeretler üretmek sonuçları değiştirmiyor.
Antalyaspor Çıkışta
Lige çok kötü başlayan Antalyaspor Akhisar’ı  yenerek puanları üçer üçer toplamaya devam ediyor. Düşme hattından 9. sıraya kadar yükseldiler. Vederson, hızlı korner organizasyonuyla Antalyaspor adına ilk golünü attı. Golde hatası olan kaleci Oğuz daha sonra gösterdiği performansla hatasını fazlasıyla telafi etti. İkinci golü yememek için harcadığı bu çaba, takım arkadaşları beraberlik golünü atamayınca boşuna oldu.
90+ da 2 Gol
Üç haftadır gol yememeyi başaran Bursaspor, bu üç haftadan 7 puan çıkartarak toparlanmayı başardı. 90+4. dakikada 0-0 olan maçın 2-0 bitmesi futbolun niçin en sevilen oyun olduğunu göstergesi. Çünkü futbol tahmini en zor oyundur. Prosinecki maçtan sonra basın toplantısında “kaybetmeyi hak etmedik” demiş. Bu maç kaybetmeyi hak etmedikleri  beşinci maçları oldu. Güzel oyunu acilen puana dönüştüremezlerse en dipten çıkmaları kolay olmayacak. Hatalı karar rekoru kıran hakem Ali Palabıyık’ın en büyük hatası 90 dakika boyunca sadece iki kırmızı kart göstermek olabilir.
Beşiktaş Sessiz
Puan cetvelinde ikinci ve üçüncü sırada olan takımların karşılaşmasındaki futbol fakirliği ligimizin toplam kalitesi hakkında teyitli bilgi veriyor. Mücadelenin iyi futbolun kötü olduğu maçta Almedia net pozisyonları boşa harcayınca maç başladığı sonuçla bitti. Cezasını bu maçla dolduran Bilic’i artık saha kenarında ve basın toplantılarında görebileceğiz. Rıza Çalımbay bu beraberlikle teknik direktörlük kariyerinde eski takımından ilk puanını almayı başardı.