3 Ocak 2013 Perşembe

Bir Gün Bir Kitap Okudum Ve Bütün Hayatım Değişti


İlk okul yıllarımda okulu bırakmaya karar vermiştim. Annem beni her gün okula “oğlum bugün git, yarın gitmezsin” diyerek zar zor yolluyordu. O yıllarda sevgili ablalarım bana kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için çok uğraştı. Görüntüsü hala gözlerimin önündedir o kocaman siyah ciltli kitabın; “Kelile ve Dimne”. O kitabı okumam için her yolu denediler. Bitirdiğim bölüm başına para önerdiler. Kabul ettim. İlk başlarda paraya ihtiyaç duyduğumda, sadece bir kaç sayfa olan bölümleri okuyup paramı alıyordum. Bunun yeterince efektif bir yöntem olmadığını anlamaları fazla uzun sürmedi. Sonra bölümlere onlar karar vermeye başladılar. Okumadığım halde okudum diyerek paralarını almaya devam ettim. Bunu da fark etmeleri uzun sürmedi. Ardından bölümü anlatmamı istemeye başladılar. Ben de bana görev olarak verilen hikayelerin başını ve sonunu okuyarak, aradakileri tahmin ederek paramı almaya devam ettim. Sanırım bu sırrımı hala çözemediler. Her ikisi de severek ve büyük keyif alarak benim yaşlarımda okumuşlardı bu kitabı ve bir şekilde benim de seveceğimi düşündüler. Ve fakat yanıldılar,  o kitaptan da kitap okumaktan da o kadar nefret ettim ki sadece hikayelerin başını ve sonunu okuyarak bile o kitabı bitiremedim. Bana kitap okuma alışkanlığı kazandıracağını düşündükleri kitap, kitap okumaktan nefret etme sebebim oldu. Ablamlar tüm çabalarının sonuçsuz kaldığını görünce beni “umutsuz vaka” olarak kodlayıp, ne hali varsa görsün diyerek hayatlarına devam ettiler. 

Sanırım orta 1 yani bugünkü adı ile 6.sınıfı bitirdiğim yazdı. Çevremdeki herkesin benden umudu kesmesinin üzerinden bir yıl geçmişti. Odada kendi kendime otururken kitaplıktaki en ince kitap dikkatimi çekti. Kitabı elime aldım ve üstünkörü okumaya başladım ve duramadım. O gün o kitabı bitirdim. Ondan sonra kitaplıktaki “Kelile ve Dimne” hariç tüm kitapları okudum. Bütün dünya klasiklerini okudum. O dönemlerin moda olan tüm kitaplarını okudum. Bir anda kitap kurduna dönüşüvermiştim. Ablalarımla üniversite yıllarında Ankara’da uzunca bir süre aynı evi paylaştık. O ev kapanırken kitapları paylaşmamız gerekiyordu. Benim için o kitaplıktaki en önemli kitap en ince olanıydı. Çünkü o kitap benim okuduğum ilk kitaptı, çünkü o kitap benim hayatımı değiştiren kitaptı. İşte o kitap “Fareler ve İnsanlar” idi...
Not: Bu yazı John Steinbeck'in 'Fareler ve İnsanlar'kitabının bazı bölümlerinin, İzmir İl Milli Eğitim Müdürlüğü Kitapları İnceleme ve Değerlendirme Komisyonu tarafından sakıncalı bulunmasının ardından yazılmıştır.

22 Nisan 2011 Cuma

Yalnızlık Paylaşılmaz

Sezonun başlaması ve hanımın boşanmak istediğini beyan etmesi aynı zamanlara denk geldi. Tam da takımımın tüm maçları televizyondan izleyebileceğim bir sezonun hayalini kurarken hayatımın tadı tuzu bir anda gitti. Ne yemeğin, ne içkinin, ne sigaranın, ne de futbolun tadı kalmadı. Koca bir sezon geçti şuraya bir yazı eklemeyi geçtim adam gibi bir maç bile izleyemedim. Evimde rahat rahat tüm maçları izleyeceğim diye sevinirken evsiz kaldım. Hayatımdaki sorunları teker teker çözmeye karar verip bunları başardığımı görerek yeniden hayatı sevmeye başlamışken, her şeyden nefret etmeme yetecek kadar malzemem oldu bir anda elimde. İçine düştüğüm şeyin ne olduğunu ve bana neler yaptığını anlatabilecek kelimelerle henüz tanışmadım. o yüzden uzatmayacağım.


Bu hafta Trabzonspor maçını izlemek için herşeyi organize ettim. Cuma akşamımı boşalttım. Belki de ilk kez keyifle bir maç izlemek için hazırlık yapıyor ve hayatla yeniden barış imzalamak için müzakerelere başlıyordum ki dün müstakbel eski eşim yaptı gene yapacağını. 16 Mayıs 2011 tarihinde resmi olarak boşanacakmışız. Ben daha neden ayrıldığımızı anlayamadan birden geldiğimiz noktaya bak. Ne maçı, ne futbolu, ne lig dördüncülüğü? Umurumda değil. UEFA’ya gitsek ne olacak? Yalnızım ve yalnızlık gerçekten paylaşılmıyormuş…

11 Eylül 2010 Cumartesi

Çok Basit Goller Yedik...

Rıza Çalımbay’ın görevine devam etmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Her zaman istikrardan yanayım ve bu takım küme düşmeye oynar hale gelse bile Rıza Çalımbay ile sezonu tamamlaması gerekir diye düşünüyorum. İlk haftadan beri Rıza Hoca’nın linç edilme sürecini de korkarak takip etmekteyim. Oluşturulan kamuoyu öyle bir noktaya geldi ki Sivas’tan puansız dönülmesi durumunda artık Rıza Çalımbay’ın bir daha kalabak suyu içmesi mümkün olmayacaktır. Umarım Rıza Çalımbay’ın oyuncuları Sivas’tan üç puan ile döner ve umarım ki Rıza Hoca en azından sezon sonuna kadar Eskişehir’de yaşamaya ve kalabak suyu içmeye devam eder.


İstikrardan yanayım ve Rıza Çalımbay’ın arkasındayım ancak bu ondan ve onun oluşturduğu takımdan memnun olduğum anlamı da çıkmasın. Yeni yayın ihalesi sayesinde artık takımımın tüm maçlarını izleyebiliyorum. Galatasaray maçı dışında oynadığımız diğer üç maçı da televizyondan izledim. Aslında ilk iki maçtaki oyundan da tamamen memnuniyetsiz olduğumu söyleyemem. Rıza Çalımbay kendi futbol felsefesinin aksi bir yaklaşımla, oyun merkezini ileri taşıyan, ayağa top oynayan, dikine isabetli paslarla çıkan, kanatları kullanan bir takım yaratma çabası içerisinde gibi gözüküyordu. Ancak muhtemelen takımın üzerinde oluşan baskıdan ötürü Bursaspor maçında sahadaki oyuncular ne henüz beceremedikleri yeni futbol anlayışını ne de geçen sene çok iyi becerdikleri eski futbol anlayışı sahaya yansıtamadılar. Geçen seneki iyi takım savunması yapan, rakiplerini fizik gücü ile üstünlük kuran ancak iş hücuma geldiğinde tek hücum anlayışının uzun boylu forvetlere top şişirmek olan takımı arar hale gelmemizin nedeni ne peki? Bence Rıza Çalımbay kendisi ve takımı için bir futbol devrimi yapmaya kalkıştı. Ancak ne kendisi ne de oyuncular bu devrime henüz hazır değil gibi gözüküyor. Öyle tahmin ediyorum ki ilerleyen haftalarda takımımız en azından galip gelememe stresini atlatana kadar geçen seneye daha çok benzeyen bir takım halini alacaktır. Aslına bakarsanız bunlar teknik konular ve bu konularda Rıza Çalımbay’ı eleştirmek de aslında benim çok da haddime değil. Eskişehirspor forumlarında Rıza Çalımbay hakkında ileri geri yazılar yazan arkadaşların birçoğunun yaşından çok üst düzey futbol kariyeri olan bir adamdan bahsediyoruz neticede...


Takımımızın oynadığı futbol ve onun kalitesi bir tarafa, “basit goller yedik” diye başlayan sürekli mazeret üreten maç sonu açıklamalarına artık dayanamıyorum. Üç yıldır her mağlubiyetten sonra mazeret üreten ve futbolcuları suçlar açıklamalar yapan bir teknik direktör figürü görmek istemiyorum. Üstelik ben basit goller yeme hastalığın ana sorumlusunun futbolculardan ziyade takımı neredeyse üç yıldır çalıştıran teknik direktör olduğunu düşünüyorum. Buna paralel takımın başına geldiğinden beri elliye yakın futbolcu alıp bunların hiç birini satamamış olmak yönetimle beraber paylaşmaları gereken büyük bir başarısızlıktır. Oynamayan oyuncuları hazır tutamıyor olması yine bir başka temel bir problem gibi gözüküyor.


Yine de ben takımımızdan umutluyum. Yeni transfer edilen Diego, İbraimi, Sadygov gibi oyuncuları henüz izlemedik ve takıma nasıl katkı yapacaklarını henüz bilmiyoruz. Öyle umuyorum ki Sivas deplasmanında alınacak bir üç puan ile sezon başı hedeflerimiz yönünde bir çıkışa geçeriz…

19 Nisan 2010 Pazartesi

Evde Maç Keyfime Limon Sıktılar...

Televizyondan izlediğim maçlarla ilgili yazı yazmamak gibi bir kararım vardı. Buna paralel Türkiye’deki statların deplasman tribünlerinin hali düşünüldüğünde hangisinden maç izleyip yorum yapmak daha sağlıklı karar veremiyorum.

Bilindiği üzere Ankara İl Güvenlik Kurulu toplantısı sonunda Ankaragücü – Eskişehirspor maçında Eskişehirspor taraftarları için yer ayrılmamasına, Eskişehir doğumlu olanlara ve kütüğü Eskişehir’e kayıtlı olanların stada alınmamasına karar verildi. Bunun anayasamızda yer alan temel hak ve özgürlüklerle ilgili maddelere aykırı bir karar olması ayrı bir tartışma konusu olabilir. Irkçılık ile aynı kefede değerlendirilmesi gereken bir konu bence. İnönü stadına bir insanın sadece bursa doğumlu olduğu için, 19 Mayıs stadına bir insanın sadece Eskişehir doğumlu olduğu için alınmıyor olduğunu herhangi bir milletten birine söylesek ne düşünür acaba?


Buna paralel Eskişehirspor taraftarları olarak başlattığımız kampanya sonunda Lig TV’nin maçı yayın akışına alması sonucu maçtan önceki iki gün boyunca bu sezon ilk kez evde bir Eskişehirspor maçı izleyebilecek olmanın heyecanını yaşadım. Daha önce canlı yayın olan maçlarda ya statta ya da dışarıda maç izlemiş biri olarak bir senedir bu ana hazırlanıyordum. Hanımın da eğitim sebebiyle evde olmaması sonucu zemin ve hava futbol izlemeye son derece elverişli idi. Bir gün önce maç izleme keyfime limon sıkma tehditlerinde bulunan arkadaşlarımı önlemek adına ev telefonunun fişini çekip cep telefonlarımı kapatarak maç saatini beklemeye başladım.


Maçın başlaması ile birlikte ardı ardına yediğimiz gollerden ziyade keyfimi kaçıran ilk yarıda oynanan futbol idi. Koca bir 45 dakika futbol adına sahada hiçbir varlık gösteremeyen oyuncularımız zaten bunun sinyallerini geçtiğimiz hafta Denizli deplasmanında vermişti. Maçın ilk yarısı bittiğinde ikinci yarıya Aydın Yılmaz yerine Erkan Zengin ile başlayacağımızı ve ikinci yarı bir parça toparlanacağımızı zaten tahmin ediyordum. Tahmin ettiğim gibi bir değişiklik sonucu tahmin ettiğim gibi oyunda baskı kurmayı başardık buna rağmen Ankaragücü kontra ataklarla öyle pozisyonlar buldu ki tarihi bir yenilgi bile alabilirdik.


Bu yenilgi ile ilgili olarak Rıza Çalımbay’ı suçlayabileceğim tek nokta ise maç sonunda yaptığı açıklamalar. İki yıldır her yenilginin ardından basit goller yedik açıklaması yapan Çalımbay, sadece geçen hafta Denizlispor maçının ardından “Kazanmak için hiçbir şey yapmadık” tadında bir açıklama yaparak beni şaşırtmıştı. Ancak oynana futbol için Çalımbay’dan ziyade 3-0’ın ardından oyun çevirmek adına hiçbir çaba sarfetmeyen sahadaki futbolcuların suçlu olduğunu düşünüyorum.


Takımız adına sahada tek varlık gösteren oyuncu olan Sezer Öztürk bir kez daha ne kadar yerinde bir transfer olduğunu kanıtladı. Takımın ayağa pas yapması ve bu paslı oyunu dikine taşıyabilmesi adına bende bir umut oluşmasına katkısından dolayı Sezer Öztürk’e teşekkür ediyorum. Bu sezon Türkiye Kupasındaki Tokatspor maçı dışında ilk kez forma giyen Fahri Tatan, maç eksiği hissedilse de kadromuzda derinlik kazandırmak adına takımda olması gereken bir oyuncu olduğunu gösterdi. Eskişehirspor’a geldiği günden beri en kötü performansını sergileyen Vucko zaten ilk yarı dahi bitmeden oyundan alındı. Sezgin Coşkun, Safet Naderevic, Volkan Yaman ve Venja Ivesa ve Doğa Kaya ise standartlarının gerisinde bir performans sergilediler. Oyuna sonradan giren Ragıp Başdağ belki de bu forma ile oynadığı maçlarda ilk kez takıma pozitif bir katkı sağladı. Yine ikinci yarıda oyuna giren Erkan Zengin performansı ile yönetimimize bonservis sorununu çözerek derhal transfer edilmesi gerektiği mesajını iletti. Sahada hayalet gibi dolanan Aydın Yılmaz’dan gelen mesaj da Erkan Zengin’in tamamen tersiydi. Sizi bilmem ama benim Jaycee’den hala umudum var. Çok güçlü ve çok teknik, kalan maçlarda onu sahada 90 dakika görmek isterim. Adem Sarı ise bizim Semih Şentürk’ümüz olma yolunda hızla ilerlemekte. Sanırım sahada olduğu dakika gol atma oranında Süperlig’in en verimli forvetlerinden biri. Ayrıca bu hafta attığı gol ile de bu sezon altıncı golüne ulaşarak Ümit Karan ile birlikte takımızın en golcü oyuncusu durumuna geldi. Sanırım daha fazla dakika almayı hak ediyor.


Beşiktaş maçından sonra hedefsiz kalan ve maçlara motive olamayan takımızın bir an önce toparlanıp kalan maçlarda alacağı puanlarla en azından ligi ilk altıda bitirerek lig içerisinde ilk altıya giren takımlara verilen ekstra ödemeyi alması ekonomik ve psikolojik açıdan oldukça önemli.


Umut ediyorum ki bunca senedir altliglerde dahi, tribünü olmayan sahalarda bile takımını yalnız bırakmayan taraftarlarımızın olmadığı başka bir maç yaşamayız. Biz takımızı hiç yalnız bırakmadık ki? Bankasya ligindeki son senemizdeki Sakarya deplasmanında ve Ankaragücü deplasmanında uygulanan bu insan haklarına aykırı yasak umarım önümüzdeki sezon ligimizi bir daha geri gelmemek üzerine terk eder.

10 Mart 2010 Çarşamba

Kazanmak Nedir?


Futbol, hayatımda önemli yer kaplayan bir olgudur. Takım olarak Eskişehirspor’u seçmenin bir sonucu uzun yıllar alt liglerde kimsenin bilmediği takımlarla kimsenin bilmediği statlarda maçlara gittim, kazanmaktan önce kaybetmeyi de yine o zamanlar öğrenmek durumunda kaldım. Çocukluğumda babamın yanında gittiğim maçları saymazsak, Eskişehirsporlu kimliğimle birinci ligde tek sezonumu 1996 yılında yaşadım. Üçüncü ligden başlayan bir yolculuk sonucu birinci lige çıkmış ama hemen yine düşmüştük. Onun ardından uzun seneler alt liglerde sürünüp gittik. O yıllardan güzel zafer anları hatırlıyor olsam da genellikle hep destek olduk ve hep hüsran yaşadık. Yaklaşık elli yıllık tarihinin ikinci yarısında kayda değer hiçbir başarısı olmamasına ve dahası son iki sezon hariç neredeyse tamamını alt liglerde geçirmesine rağmen taraftar sayısını sürekli arttırmayı başarmış bir kulüpten bahsediyoruz. sosyologların incelemesi gerektiğini düşündüğüm bu başarıdan bağımsız büyüme, benim sözlüğümde ise kazanmak olarak tanımlanıyor.


Maçları kazanmak, kupaları kazanmak adına her yolun mubah olduğu bir coğrafya da kazanmanın başka tanımlarını da Türk futbol literatürüne ekleyebilirsek işte o zaman ligimizin marka değeri artacaktır. Misal Eskişehirspor – Galatasaray maçında Eskişehirspor’u tribünlerde tek bir küfür olmaksızın maç boyunca takımını desteklemeyi başaran bir seyircisi olduğu için kazanmış sayabilsek ne güzel olur. Ya da Koray Arslan topu eliyle önüne alıp golü attıktan sonra hakeme gidip elimle aldım dese ve golü iptal ettirse gene kazanmış sayılmaz mı? Hadi onu geçtim maçtan sonra açıklama yaparken elime çarpıp çarpmadığını hatırlamıyorum diye açıklama yapacağına, durumu kabul etse kazanmış sayılmaz mıydı? Ya da Giovani kendini yere atarak haksız bir penaltı sağlayınca kazanmış mı oluyor? Kendini yere atmak yerine hazır rakibi arkasındayken ve ceza sahasına girmişken bize yeteneklerini göstermeyi denese kazanmış olmaz mıydı? Tribünlerdeki bütün güzelliklere rağmen stat dışından atılan o taşlar hiç atılmasa ve İstanbul’da Eskişehirspor takımının ve seyircilerinin otobüslerine taş atan Galatasaraylılara bu şekilde cevap verilmiş olsa kazanmış sayılmaz mıydık? Taş atmak yerine laf atsak da "her hafta sizinle oynayabilir miyiz?" diye bağırsak kazanmak daha güzel olmaz mıydı?


Mesela Galatasaraylılar ilk gole sebep olan şeyin Koray’ın eli değil de, Mehmet Topal’ın hatası olduğunu kabul etse kazanmış sayılmazlar mı? Rijkaard’ı büyük yapan maçtan sonra hakem hataları yerine önde baskıya cevap verememelerinin olduğunu söylemesi değil midir? En beğendiğiniz oyuncu kimdi diye soran basın mensubuna beğendiğim oyuncular rakip takımdaydı dediğinde kazanan hepimiz olmuyor muyuz?


Şimdi gelelim Eskişehirspor’a. Puan olarak geçen yılın çok çok önünde olmamıza rağmen oynanan oyun olarak bir türlü çıtayı yükseltemedik. Bu konudaki eleştirilerimize Rıza Çalımbay’ın taraftarlarımızla yaptığı toplantıda verdiği cevaplar ise son derece tatminkar. O sebeple kendimce takıma bir süre tanıdım. Devre arasında yapılan transferlerin takıma uyum sağlaması ve fiziksel olarak takımın seviyesine çıkabilmeleri için kendi adıma tanıdığım süre önümüzdeki hafta Kayserispor maçı ile sona erecek. Arada Ankaraspor maçı için verilen aradan sonra İnönü’de Beşiktaş maçında futbol olarak istenilen olgunluğa gelemez isek Rıza Çalımbay ile futbol kalitesi olarak geleceğimiz nokta budur diyeceğim. Ha bu demek değil ki sezon sonunda Rıza Çalımbay takımdan ayrılsın istiyorum. Bence bir teknik direktör bir takımı en az üç sene çalıştırmalı. Rıza Çalımbay’da bence üçüncü senesini de bu kulüpte tamamlamalı. Ancak üçüncü senenin sonunda da futbol olarak ilerleyemezsek o zaman takıma bu yönde de katkı yapacak yeni bir teknik oluşum değerlendirilebilinir. Bütün bunların yanı sıra Kayserispor maçından üç puan alarak Eskişehir’e dönmeyi başarır isek takip eden haftada da yatarak alacağımız üç puanı da üstüne koyarak İnönü’ye son derece havaya girmiş olarak gidebiliriz. O zaman UEFA kupası da gerçekçi bir hedef olarak karşımızda duruyor olacak. Kazanmak üzerine o kadar ahkam kestikten sonra şunu da itiraf etmeliyim ki tepelerde olmak da ayrı bir güzelmiş :)

NOT: Maçtan sonra hakem yüzünden kaybettiklerini iddia eden Galatasaraylılara da bir çift söz söylemek istiyorum. Hakem hatalarından dem vurmaya en hakkı olmayan takımlar Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş olduğu apaçık ortadayken en çok ağlayanlar da onlar oluyor. Hakem hatalarına gireceksek, sadece Eskişehirspor ile Galatasaray arasındaki maçlardan geçen sene Milan Baros’un Eskişehir’de attığı golden başlayıp, Eskişehirspor’un elinden alınıp Galatasaray’a verilen şampiyonluklara kadar gidebiliriz. Ama bu sonu olmayan bir kısır döngü. Geriye sararak sende bana bunu yapmıştın diye başlayan cümleler kurarak herhangi bir yere varamadığımız da gayet ortada…