6 Ocak 2017 Cuma

Bir Futbol Emekçisi "Şehmus Özer"

Hüsnü Arkan, Şehmus Özer’in Altay forması giyerken Türkiye Kupası karşılaşmasında Galatasaray’a attığı şık golü “Her topçunun böyle golü yoktur” diyerek sosyal medyada paylaştığını görünce Amed Sportif kaptanı olduğundan ırkçı bir saldırıya uğradığını düşündüm. Zira Hüsnü Ağabey her zaman ezilenin yanındadır. Ölüm aklımın ucuna bile gelmemişti. Futbol oynamak için artık yaşlanmıştı Şehmus ama ölmek için daha çok gençti...

 https://mobile.twitter.com/husnuarkan/status/811334671321726980

36 yaşında yakaladı onu ölüm. Malatya’ya, 18 yıllık profesyonel futbol yaşantısında tek SüperLig deneyimi yaşadığı şehre arkadaşının düğününe gitmişti Şehmus. Her virajını ezbere bildiği yollardan geri dönerken nasıl olduysa aracının kontrolünü kaybedip şarampole yuvarlanmıştı. Yol tenhaydı, ne kazayı gören, ne de sesini duyan olmuştu. Şehmus’un kaybolduğu anlaşılıp nerede olduğunun tespit edilmesi 24 saatten fazla sürmüştü. Kaza yapan aracı ve Şehmus’u bulduklarında artık çok geçti. En az ölümü kadar acı olan şey de Şehmus’un kaza anında değil kaza sonrasında donarak öldüğünü öğrenmekti.

Eskişehirsporlu olmaktan kelli taraftarlık mesaimin uzun bir bölümünü alt liglerde harcadım. Her ne kadar bize şansı pek tutmasa da Şehmus’la sıkça yolumuz kesişti. Yine Eskişehirsporluluktan ötürü zamansız ölümlerin acısını da iyi bilirim. Sinan Alaağaç’ı kaybetmemizin üstünden epey zaman geçti ama Ediz Bahtiyaroğlu’nu erken kaybetmenin yarası hâlâ taze. Bir de Denizlisporlu Doğan Seyfi var. Şehmus gibi o da 1980 doğumluydu, Şehmus gibi o da son golünü ölümünden 1 hafta önce Türkiye Kupası maçında Fenerbahçe’ye atmıştı, Şehmus gibi o da soğuk bir aralık günü trafik kazası sonucu aramızdan ayrılmıştı. Üstelik henüz 21 yaşındaydı...

12 Eylül darbesinden üç ay önce Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde dünyaya gelmişti Şehmus. Çocukluğu 80’lerde geçen herkes gibi Maradona hayranıydı ve plastik topun peşinde Maradonacılık oynayarak başlayan futbol aşkı onu Erganispor alt yapısına kadar götürdü. Altyapıda çalışkanlığı ve yetenekleriyle sivrilince 18 yaşında profesyonel sözleşme imzalanıp A takıma alındı. 29 Ağustos 1998 tarihinde Yüksekova Belediyespor maçıyla başladığı kariyeri boyunca Erganispor, Yeni Malatyaspor, Malatyaspor, Kayserispor, Gümüşhanespor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, Akhisar Belediyespor, Şanlıurfaspor, Karşıyaka, Altay ve Amedspor takımlarında forma giydi, 475 maça çıkıp 141 gol kaydetti.

Şehmus alt liglerin aranan gölcüsüydü. Oynadığı takımlarla 4 kere SüperLig’e yükselme başarısı gösterse de en üst ligde sadece 2001 – 2002 sezonunda bir kaç maç oynama şansı bulmuş ve aynı sezon Kayseri’ye kiralanmıştı. Mersin İdman Yurdu’nu SüperLig’e çıkaran kadronun önemli bir oyuncusu olmasına rağmen yenilen kadroda yer bulamayınca Akhisar’a geçen ve Akigoların da şampiyon olmasında büyük katkısı olan Şehmus’un Altay ile de playofflarda SüperLig şansını son maçta kaybetmişliği var. Çalışkanlığı, dürüstlüğü ve cömertliğiyle tanınan Şehmus 2013-14 sezonundaki ikinci Altay macerasının ardından yaşlanan babasına yakın olmak için, birçok cazip teklifi reddederek futbolculuğunun son yıllarını memleketi Diyarbakır’da geçirmeye karar vermişti. Çünkü ailesine ve köyüne düşkündü...

Şehmus’un kim olduğuna, nasıl yaşadığına ve nasıl öldüğüne bakmaksızın etnik kimliğine ve son oynadığı takıma göre sosyal medya üzerinden nefret kusma yarışına kalkışanlar oldu. Malum, memlekette Kürtler’in acıları üzerinden türlü rezillikler yapmak moda haline geldi. 12 Eylül öncesinde gözlerini dahi kırpmadan birbirini öldürenlerin bile karşı tarafın cenazesine saygısı varken, bugün her türlü haksızlığa rağmen çıkıp topunu oynamak dışında hiçbir şey yapmamış bir adamın zamansız ölüm haberini kahkahalar ve küfürlerle karşılamak nasıl bir hastalıklı ruh halidir? Sosyal medyada yazılıp çizilenler kanımı donduruyor. Şehmus, bir Kürt köyünde doğduğu ve kariyerinin son yıllarını köyüne yakın geçirmek istediği için her fırsatta dinden ve ahlaktan söz eden bir güruh, ölüsünün üzerine en ağza alınmayacak küfürleri sıralayabiliyor. Salyalarını klavyeye akıta akıta nefretini kusan bu faşist ve ırkçı zihniyete herhangi adli işlem yapılmayan ancak stadyumlara meşale sokanlara 6 ay ceza veren bir sporda şiddet yasasına sahibiz. Irkçılık yapmanın serbest olduğu bir memlekette sporda şiddet önlenebilir mi?İnsanoğlunun kâinatın başarısızlık hikâyesi olduğuna inanıp güzelliklerin peşini bırakacakken kaptanın son röportajı geliyor aklıma. “Biz onlara hep iyi davranacağız. Buraya gelen takımlara saha ayarlayacağız. Buraya gelen takımlara çiçek vereceğiz. Hiçbir şekilde onlara kötü davranmayacağız. Biz de gittiğimiz her yerde onlar kötü davransın. Biz yine kötü olalım, onlar iyi olsun. Ne yapalım!”
Nurlar içinde yat büyük kaptan...

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Futbolunuz Batsın!

Bazı anlar oluyor, günlük yaşantımı kaplayan her şey anlamını yitiriyor. Pazar akşamı hayatımın en güzel yıllarına ev sahipliği yapan Ankara’dan gelen haberle işlerimin yoğunluğu, bu yoğunluk içine itinayla serpiştirdiğim maç izleme seanslarım, yazmaya başladığımda bana yol gösterecek notlarım anlamını yitirdi. Memleketin başkentinde 5 ay içinde patlayan 3. bomba...

Bu hafta “süper” ligimizde neler olduğunu merak edenler için sağ tarafta puan cetveli, haftanın sonuçları ve gelecek haftanın programı mevcut. Bu hafta panorama yazısı yazmak içimden gelmiyor. Anlayışınıza sığınıyorum.

Zeynep Başak Gülsoy ve Nüsrettin Can Çalkınsın
Zira Gazi Üniversitesi hukuk öğrencisi Can ve aynı bölümde okuyan kız arkadaşı Başak, artık Can’ın Trabzonspor tutkusu üzerine tartışamayacaklarsa Trabzon’un Mersin İdman Yurdu’nu yenmesinin de yenilerek ligin dibine yanaşmasının da önemi kalmıyor.

Oğlunu izlemek için Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na giden Kemal Bulut’un Kızılay’da onu evine götürecek otobüsü beklerken hayatından olduğu bir coğrafyada, Gençlerbirliği - Galatasaray maçının sonucu kimin umurunda olabilir? Kariyerinin en kötü sezonunu geçiren Umut’u da onu takımının tek forveti haline getirenleri de artık eleştiremem ki! İçimden sadece Umut’a sarılmak geliyor. Yıllardır tanıyormuşçasına sımsıkı sarılıp acısının birazını almak...

Üzerine saatlerce konuşulabilecek Eskişehir - Akhisar karşılaşması artık sadece ODTÜ öğrencisi Berkay’ın izlediği son maç olması münasebetiyle önem arz ediyor. Sevinç, stres, öfke, hüzün, umut, umutsuzluk... Yaşama dair birçok hissi kısa ömrünün son maçını izlerken yaşadı o. Boynu bükük evine dönerken yakaladı onu ölüm. Çünkü Ankara’da herkes evine Kızılay üzerinden döner...

Fenerbahçe - Kayseri maçına dair aklımda kalan sadece Pereira’nın “Umarım bu olaylar artık bir son bulur. Barış ve huzur gelir. O zaman biz tekrar futbol konuşabiliriz,” şeklindeki maç sonu açıklaması. Zaten ne Fener’in şampiyonluğunun ne de Kayseri’nin kümede kalmasının bir hükmü kaldı...

Rize’ye giderken aynı uçağa denk geldiğimiz ve tezahüratlarıyla beni uyutmayan Beşiktaşlı taraftarlara çıkıştığım için de pişmanım. Ya içlerinden birinin son deplasmanıysa ve benim yüzümden eksik yaşamışsa...

Bugün Konya ismini duyunca Gaziantepspor’u da yenerek 3.lük yolunda rakiplerine fark atan Aykut Kocaman’ın olgun takımı gelmiyor aklıma. 5 ay önce oynanan Türkiye - İzlanda maçında kefenlerinde barış yazan insanların anısına yapılan saygı duruşunu yuhalayan zihniyet geliyor. Ölenlere üzülmek için önce öldürenin ve ölenin kimliğine bakan zihniyet...

Haftanın en keyifli karşılaşmasının tarafları Başakşehir ve Osmanlı bana futbol çağrıştırmıyor artık. AKP ürünü olan bu iki takım sadece başımıza bu işleri açan iktidarın hırsını, açgözlülüğünü ve yüzsüzlüğünü hatırlatıyor.

Okul bahçesinde top oynayan çocukları görünce durup izleyen, izlerken de gerçek dünyadan koparak toplantılarına geciken bir futbol aşığıyım. Sivasspor - Kasımpaşa ve Antalyaspor - Bursaspor maçlarını izlemek için boşalttığım pazartesi gecesini, yasaklanmış sosyal medya mecralarından ve yabancı televizyon kanallarından ülkemin kalbinde patlayan bombanın sırrının peşinde geçirdim. Memleket ortadan ikiye yarılmışken ve o yarıktan ölümler fışkırırken ne haftalardır sessiz olan Eto’o’nun attığı goller ne de Sivas’ın lige tutunma çabası beni cezbedebildi...

“Futbolunuz batsın!” demek istiyorum; ama biliyorum ki, Kürt halkına devlet marifetiyle aylardır uygulanan sistematik şiddeti terörle mücadele diyerek sindirebilen sözde vatanseverlerle, şeref ve namus için cinayet işlemeye hazır olup AKP iktidarının yolsuzluklarına, hukuksuzluklarına ses etmeyen insan sürüleriyle, sırf alnı secdeye değiyor diye ehliyetsiz iş bilmezlere yetki verenlerle ve onları savunanlarla, devletin tüm istihbarat kapasitesinin bir kişinin iktidar hırsına zimmetlenmesinin yarattığı güvenlik zafiyetini görüp ses çıkarmayanlarla birlikte her şeyi unutup gelecek hafta derbi konuşuyor; sezon sonunda şampiyonluk kutluyor, Euro 2016’yı sabırsızlıkla bekliyor olacağız. Bizler birilerinin kirli politikalarının kurbanı olmaya devam ederken şampiyon Fenerbahçe ya da Beşiktaş değil kötülük olacak. Eskişehir ya da Kayseri değil insanlığımız küme düşecek…

16.03.2016 BirGün Gazetesi


6 Ekim 2015 Salı

DİKKAT ÖLÜM TEHLİKESİ!!!

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüklerine bakın.”
Albert Camus (*)

Üniversite yıllarımın ev sahibi, gri şehir; “Ankara”. İstanbullular ve İzmirliler sevmezler Ankara'yı. Zira onlar için güzellik fizikseldir. Oysa ki Ankara'yı güzel yapan şehrin kendisi değildir. Bizim gibiler için Ankara arkadaşlıktır, aşktır. Ne zaman yolum başkente düşse aynı anda vuran melankoli, huzur ve nostalji hisleri kalbimin ritmini değiştirir. Anılarla dolu sokaklarında yürürüm. Akay Yokuşu'ndan inerken Saklıkent'teki uzun konser kuyruklarını, Tunus caddesine girince “Beyaz Geceler”i hatırlarım. İlk gençlik yıllarımdan kayda değer saatler çalan sahafların sokağı Olgunlar'dan Kızlay'a doğru yürürken aldım haberi. Dikimevi'nde kontrolden çıkan bir otobüs ancak 12 kişinin canını alarak durabilmişti. Neticede toplum olarak duygusalız, her trajedi canımızı yakıyor ama olay bildiğin bir coğrafyada olunca acı artıyor. Fiziksel olarak olay mahaline yakın olmaksa eksta acılı. Şoförle ilgili senaryolar duysak da henüz hayatını kaybedenlerin hikayeleri haber bültenlerine düşmedi. Yakında memleketin oturma odalarında gözyaşları sel olur. Neticede söz konusu insanlık olunca hala batının önündeyiz. Ama toplumsal hafızamız zayıf. Yanlış anlaşılmasın, kendimi de toplumdan ayırmıyorum. Olay mahaline yürüyerek yarım saat uzaklıkta olunca insan başka etkileniyor. Kalbimin içi acırken köşeyi kıstırdım kendimi; “Akşam uçağa bineceksin ve indiğinde hepsini unutmuş olacaksın, Nankör!” Kendime öfkelenince uçaktan indiğimde hala içim acıyordu. Ölümler canınızı yakıyorsa en kolay nasıl kaçarsınız? Ölümleri istatistiki verilere dönüştürerek. Sivasta 33 can, Soma da 301 madenci, Suruç'ta 32 genç gibi... Ben de uçaktan iner inmez istatistiki araştırmamı yaptım. Ağustos ayı itibariyle bu yıl trafik kazaları 2469 can alırken 201.294 kişi ise yaralanmış. Üstelik yılı tamamlamaya daha 4 ay var...




Geçen yılın ratingi en yüksek ölümü iş kazalarıydı. Soma'da ambulansa binerken sedye kirlenmesin diye ayakkabısını çıkarmaya çalışan madenci, Ermenek'te oğlum yüzme de bilmez ki diyen madenci babası, Torunlar İnşaat'ın Mecidiyeköy'deki asansör kazası... İhmal ve yetersiz iş güvenliği sebebiyle “kaza değil cinayet” dedik, sosyal medyada ortalığı ayağa kaldırdık, üzüldük, ağladık, bazılarımız gidip yardım etti. Aradan yeterince zaman geçti ve toplumsal hafızamızdan Soma bile silindi... Türkiye'de iş kazaları sonucu her yıl binlerce insan ölüyor. Misal 2015 yılının ilk yedi ayında 971 işçi işe gitmek için yatağından kalktı ve bir daha yorgun vücutlarını aynı yatağa koyamadı.

Haziran seçimlerinden sonra ratingi yükselerek primetime da zirveye oturan ölüm ise şehit olmak. Son günlerde gazetelerde “40 günde 41 şehit” haberlerini görüyoruz. Ülkeyi yıllardır yöneten parti son seçimlerde tek başına iktidar olabilecek oyu alamadı. Biz sonuçlara sevinirken kapalı kapılar ardında planlar yapıldı. Her şey insani yardım ve yeniden inşaa için IŞİD'in elinden kurtarılan Kobani'ye giden gençlere Suruç'ta yapılan saldırıyla başladı. IŞİD yaptı dendi. Ardından iki polis gece uyurken evlerinde vuruldu. Onu da PKK yaptı dediler, biz de yedik. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti bu yapılanları cevapsız bırakmayacaktı elbette. Türk Jetleri IŞİD'i vurmak için havalandı. Birinci gün IŞİD hedeflerine göstermelik saldırılar yapıldı ikinci günden itibaren ise uyuyan PKK uyandırıldı ve her gün ölüm haberleri de gelmeye başladı. Şimdi günde 1-2 ölüme o kadar alıştık ki ilk sayfa haberi bile olamıyor. Bunların hepsi de birilerinin oyu artsın, birilerinin azalsın diye oluyor. Ne şehittir ne gazi misali... Neyse bu konu hakkında yazmamaya karar vermiştim. Bazen yazılarımın altına yapılan yorumlar olayıun kendisinden daha kan dondurucu olabiliyor. O sebeple uzatmayacağım. Zaten baöbaşka bir yere bağlayacağım. Mart ayında Türkiye Barolar Birliği ile Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği açıkladığı verilere göre son on yılda Türk Silahlı Kuvvetleri 818 şehit verirken, kışlada intihar eden asker sayısı 934'müş. Bir ordunun savaşırken kaybettiğinden daha fazla askeri kendi canına kıyıyorsa ortada bir acayiplik var demektir.

Yılın başlarında en büyük ratingi alan ölüm elbette Özgecan Aslan kardeşimizinkiydi. O kadar ulu orta ve o kadar caniceydi ki hepimiz tepkimizi koyduk. Profil resimlerimizi kararttık. Kimimiz meydanlara sokaklara döküldük. Özgecan 2015 yılının ilk sekiz ayında öldürülen 150 kadından sadece biri. Hayatı bizimkilere benzediği için ve hikayesi çok iç acıtıcı olduğu için hepimiz onu tanıyoruz. Diğer 149 kadının bizim için isimsiz.. Özgecan'ın hikayesinin kadın cinayetlerini azaltması gerekmez miydi?

Geçtiğimiz günlerde ölümle masumiyetin aynı karede olduğu bir fotoğraf hayatlarımıza girdi. Sadece memlekette değil tüm dünyada küçük Aylan'ın sahile vurmuş ölü bedenini görenler derinden etkilendi. Bazen bir fotoğraf dünyayı değiştirebilir. O resim ile oluşan kamuoyu duyarlılığına hükümetler kayıtsız kalamadı. Mültecilere çözüm üretmek üzerine çalışıyorlar. Ama mülteciler de ölümden kaçarken ölmeye devam ediyor. 2015 yılının ilk altı ayında, yani denizin ve havaların ideal olmadığı dönemde 2000'den fazla mülteci Ege ve Akdeniz sularında can verdi. Yıl sonunda bu rakam üç katına çıkabilir. Ölümden kaçanların ölmeyi göze alarak kaçmaya çalıştıkları ülkeye “Türkiye” deniyor.


Bu yazıda yer alan 2015 dışındaki rakamların hepsi insan sayılarını gösteriyor. İstatistiki bilgi gibi verilince acısız oluyor ya, bu rakamların ölen insan sayıları olduğunu ve her ölenin ailesi ve sevenleri olduğunu hatırlatmak da gerekiyor değil mi?


(*)Suruç katliamının ardından Kül grubu sayfasında paylaştığı bir resmin altına yazmıştı bu alıntıyı. Yazıya ilham olduğunu kabul etmem gerek.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Almanca ve Türkçe ‘futbol’

Türkiye, 1996’da Fatih Terim yönetiminde tarihinde ilk defa Avrupa Şampiyonası’na katılıyor ancak gol atmaya ve puan almaya muvaffak olamazken kupayı kazanan Almanya oluyordu. Takip eden turnuvada memlekette gruplardan çıkmanın sevincini yaşanırken, son şampiyon 1 puanla grubunu sonuncu bitirerek evine dönüyordu. Alman futbolunun son 10 yılına damgasını vuran altın jenerasyon milenyuma ayak uyduramamıştı. İki kere Dünya Savaşı hezimetinin ardından küllerinden doğmuş gelenek derhal sorun üzerine çalışmaya başladı. 1 yıllık bilimsel hazırlığın ardından 2001 yılında Alman futbolunun 10 yıllık planını açıklandı.
Planın temel mantığı özkaynakların verimli kullanımıydı. İlk önce üst liglerdeki 36 takıma “Altyapı Akademisi” kurma zorunluluğu getirildi. Bu akademilerin minimum standartları (çevre okullarla yapılacak işbirliklerinden çim saha ve masaj salonu detaylarına kadar) da belirlenip akademiler arası rekabeti artıracak, denetimi sağlayacak ve işini iyi yapanları da ödüllendirecek bir yıldızlama sistemi kuruldu. 5-6 yaş grubundan başlayarak göçmen çocukları da kapsayan geniş çaplı bir yetenek taraması yapıldı ve sistematik hale getirildi. Almanlar dünya futbolunun rütbeli temsilcisi olmaya devam etmek istiyorlarsa ülkedeki göçmen genç nüfusu değerlendirmek zorundaydı. Bu sebeple milli takım kapıları esmer futbolcular için de açıldı. Biz Aurelio’nun adını Mehmet olarak değiştirip milli marş ezberletmekle uğraşırken, Almanlar Khedira, Boateng, Mesut Özil gibi yetenekli oyunculara milli formayı veriyor ve ülkedeki göçmenlerin aidiyet duygusunu da perçinleyerek hem sportif hem de sosyolojik kazanımlar elde ediyorlardı. Türkiye Şenol Güneş, Ersun Yanal, Fatih Terim, Hiddink, Abdullah Avcı ve yeniden Terim ile defalarca yapılanmayı deniyor ama kimse hamleleri geniş çaplı ve tabana yayarak yapmayı düşünmüyordu. Başarı kriterimiz Almanya’nın yetiştirdiği oyuncuların milli takım düzeyinde Türkiye’yi seçmeleri oldu.
Futbolun Almancasına ve Türkçesine kulüpler düzeyinde de bakalım. UEFA’nın ekonomik kriterlerini en iyi uygulayan lig olan Bundesliga’da canlı yayın gelirleri kulüplerin toplam gelirlerinin sadece dörtte birini oluştururken birinci sırada maç günü gelirleri geliyor. Bu yıl UEFA kupasında arz-ı endam edecek ve memleketin ekonomik olarak doğru yönetilen sayılı kulüplerinden Başakşehir’in geçtiğimiz sezon evinde oynadığı 17 maçta toplam seyirci sayısının Bundesliga’nın maç başına ortalamasının biraz üstünde (45500) olduğunu düşünürsek, Boz Baykuşlar için maç günü gelirlerinden ziyade maç günü giderlerinden bahsedebiliriz.
Almanya’da futbol takımları yıllık gelirlerinin yaklaşık %38’ini maaş ödemelerine ayırırken kulüplerimiz gelecek yıllardaki gelirlerini ipotek ederek maaş ödemesi yapmaya çalışıyorlar. Alman takımları arta kalan bütçeleriyle altyapı olanakların iyileştirilmesi gibi faydalı şeyler yaparlarken bizimkiler ödeyemedikleri maaşlar sebebiyle mahkemelik oluyorlar.
Türk futbolunu yabancı kısıtlamasının kurtaracağının ilan edilmesinin üzerinden 2 yıl geçmeden yabancı uygulaması yeniden değiştirildi. Takımlarımız artık 14 yabancı istihdam edebiliyor. Almanlar ehliyetin milliyeti olmadığını bildikleri için yabancı oyuncu kısıtlamasına gerek görmemişler. Buna rağmen Bundesliga’da geçtiğimiz sezon forma giyen Alman oyuncu oranı %60’tı. Kaynak yönetimi doğru olunca ithalata da gerek kalmıyor.
Almanlar futbolun toplum için birleştirici olduğunu biliyorlar. Stadyumlar her sınıftan ve her inançtan vatandaşların ortak sosyalleşme alanı olduğu için bilet fiyatlarını satın alma gücü sınırlı taraftarları düşünerek belirliyorlar. En üst iki ligde yer alan 36 takımın 34’üne uygulanan “50 + 1” adını verdikleri kural sayesinde kulüplerin asıl sahipleri taraftarlar. Bu sayede yönetimlerin hegomonik yapıları mecburen demokrasi sınırları içerisinde kalıyor, sermaye grupları gelip kulüpleri satın alamıyor ve hiçbir başkan kulübü despotça yönetemiyor. Bizim coğrafyada ise Kasımpaşa’nın Arma Altı adlı taraftar grubu iki senedir maçları boykot ediyor ama aldırış eden yok. Erdoğan’ın emriyle kulübü devralan Ciner grubunun ilk icraatı Kasımpaşalılar için manevi değeri yüksek olan armayı değiştirmek oluyor. Taraftar sözü dinlemenin basiretsizlik sayıldığı coğrafyada sonuç Kasımpaşa’nın ligimizin en az seyirci ortalamasına sahip takımımlarından birine dönüşmesi...
Futbolun Türkçesinde taraftar tüm kötülüklerin ana sebebi ilan edilirken Almancada futbolun efendisidir. Almanya futbolu akıl ve bilimle yönetilirken, memleket futbolu kaos ve düzensizlikle yönetiliyor. Türk futbolunun günlük kavgalardan uzaklaşıp uzun süreli ve istikrarlı uygulamalarla sorunlarını bilimsel metotlarla ve temele inerek çözdüğü günleri hayal ederek iyi bayramlar diliyorum.

19.07.2015 tarihli BirGün Gazetesi Yazısı

1 Eylül 2015 Salı

Bir Festivalin Ardından...

Bunca yılın ardından şunu anladım ki müzik festivallerinin kabesi sahneymiş. Eğer konserler belirtilen saatlerde başlar ve belirtilen saatlerde biterse, sahne içinde ve dışarıda ses iyi olursa hem seyircinin hem de sahne alan müzisyenin keyfi yerine geliyor. Diğer tüm aksilikler ikinci plana atılıyor. Ve herkes evine mutlu gidiyor. Sonra da bize “tuvalet kuyruğunu bile özleyeceğim” yazan tweetlere tebessüm etmek kalıyor...



Ben ve teknik ekibim Zeytinli Rock Festivali'nde iki yıldır konserlerin vaktinde başlaması için uğraşıyoruz. Bu sene ekibim iki sahnede festivalin merkez aktivitelerinin sorunsuz, zamanında ve olabildiğince kusursuz olması için festivalden haftalar önce her şeyi kağıt üzerinden planladı ve festivalde planlananı kusursuz uygulamak adına elinden geleni yaptı. Kaldı ki geçen sene olduğu gibi bu yıl da ekibimden kaynaklı 5 dakikadan uzun bir sarkma olmadı. Ekibim diyorum ama yanlış anlaşılmasın, onlara ödediğimiz üç kuruş para için değil yaptıkları işi sahiplendiğim için ekibim diyorum. Harcadıkları emeğin karşılığı herhangi bir para olamaz zaten. Nihayetinde ekibimin en büyük motivasyonu sahneyi insanlara söz verdiğimiz saatte teslim etmek. Bu ülkede neden hiç bir şey düzgün yapılmıyor diyenlere nispet ekibimi bu işi layıkıyla yapabilen profesyonellerden oluşuyor. Geçen sene de bu sene de sahne alan herkesi evine mutlu gönderebildiysek aslan payı yaklaşık 30 kişilik bu ekipte. Ancak bu sene evine mutlu dönmeyen iki grup vardı; Redd ve Bulutsuzluk Özlemi...



Bulutsuzluk Özlemi sahneden şık olmayan bir şekilde indirildiği için mutsuzdu. Bu sene iç içe geçmiş iki sahne olduğundan sarkmaları sahne değişimlerini hızlandırarak yok etme şansımız yoktu o sebeple kusursuz işleyen bir planlama yapmak zorundaydık. Bugün sadece yerli gruplardan oluşan bir festival herkesin hayal ettiğinden daha fazla ilgi görebiliyorsa bu yolda Bulutsuzluk Özlemi'nin katkısını kimse inkar edemez. Kaldı ki çocukluğu ve ilk gençlik yılları Bulutsuzluk Özlemi dinleyerek geçmiş bir adam olarak onları "Sözlerimi Geri Alamam" şarkısını çalamadan sahneden inmeye zorlamak kendi adıma yeterince ızdırap verici. Aynı akşam tek tek her birinden özür de diledim (Grubun davulcusunu göremediğim için ondan özür dileme fırsatım olmadı). Her birinin tepkilerini de sonuna kadar dinledim. Ancak hikayenin bu tarafını da anlatmak gerekiyor. Festivalde sahneyi Bulutsuzluk Özlemi'ne söz verdiğimizden 2 dakika erken teslim ettik. Buna karşın grubun konsere başlaması sevgili Akın Eldes'in sahneye çıkıldığından haberi olmadığı için 5 dakika gecikmeli oldu. Günde 15 grubun çaldığı bir festivalde 5 dakika uzun bir gecikmedir. Buna rağmen sahneye çıkmadan önce grubun menajeriyle bizzat kendim konuştum. 5 dakikanın hiç bir önemi olmadığını ancak belirlenen 50 dakika çalma süresine sadık kalmalarını rica ettim. Aldığım cevap gruptaki herkesin durumu bildiği oldu. Ben de herkes gibi konseri dinlemeye ve grupla birlikte şarkılara eşlik etmeye başladım. Her grup için olduğu gibi son 10 dakika kala grubun sahne teknisyenlerine de uyarı yapıldı. Ancak grup hazırladığı setlist (sonradan gördük ki üzerinde yaklaşık 63 dakika yazıyordu, biz müdahale ettiğimizde 70. dakikalarını doldurmuşlardı) çerçevesinde performansına devam etti. Grubun sahne üzerinde olan ya da olmayan yetkililerini defalarca uyarmamıza rağmen konser uzatılmaya devam etti. Süreniz doldu dendikten 20 dakika sonra 4. şarkı olan Uçtu Uçtu'yu çalmaya başladıklarında da monitörlerindeki sesleri kapatmak zorunda kaldık. İnanın UçtuUçtu yerine her Bulutsuluk Özlemi konserinin son şarkısı olan “Sözlerimi Geri Alamam” çalınsa gene müdahale etmezdik. Uçtu Uçtu'yu monitörlerinde ses olmadan çaldıktan sonra Nejat Ağabey “Aslında son bir şarkı daha çalacaktık ancak buna izin vermiyorlar” derken zaten bizim ekibimiz sahneyi toparlamaya ve diğer sahnede iki kere sahneye çıkartılıp indirilen Yüzyüzeyken Konuşuruz konser vermeye başlamıştı. Bu konuda onayı veren kişi olarak çok üzgünüm ama aksi durumun zor şartlar altında günlerce uykusuz kalan ekibimin emeğine ve sahne almış ve alacak diğer grupların hakkına saygısızlık olacağını düşündüm. Grubun gitaristi ve davulcusu ile tanışıklığım yok ancak Nejat Yavaşoğulları, Sina Koloğlu ve Akın Eldes'in zaman içerisinde beni affedeceklerini umuyorum. Zeytinli Rock Festivali'nin sahnesi Bulutsuzluk Özlemi'ne her zaman açıktır. Eminim gelecek senelerde yeniden sahne aldıklarında biz onlara 50 dakikadan daha uzun bir süre ayırırken onlar da ayrılan süreye sadık kalacaklardır.



Gelelim festivalin diğer memnuniyetsiz grubu Redd'e... Doğan ve Güneş kardeşler müzisyenliklerinin ötesinde sohbet etmekten keyif aldığım insanlardır. Kaldı ki bugünlere gelene kadar ne zorluklar çektiklerini biliyorum. Üç kişiye düştükten sonra KadıköySahne'de konserlerini yapmaya devam ettim. Hatta bunlardan birini “*” adıyla yapmak durumunda kaldık. Aralarındaki kavgaya ilişkin taraf olacak kadar bilgim yok ancak doğal olarak müziğe devam edene daha yakın oldum. Redd'e festivalin en kalabalık gününde sondan bir önceki zaman dilimini ayırdım. Bu saat diliminde diğer günlerde çalan isimler Feridun Düzağaç, Bulutsuzluk Özlemi ve Hayko Cepkin idi. Bence Redd'in üç kişiye düştükten sonra yakaladığı en önemli fırsat buydu. O gün monitör mühendisimiz Berk Kula'nın ayrılması gerektiği için yerini grupla 4-5 yıl çalışmış Güneş Turaç aldı. Her ne kadar Berke 7 şarkılık süre olarak ifade etse de en son çalan gruplar dışındaki gruplara verilen en uzun çalma süresi olan 50 dakika da süreleri vardı. Gün içerisinde oluşan ufak sarkma da onlara yansıtılmadı. Açıkçası benim performanslarını dinleme fırsatım olmadı. Ancak aynı gece attıkları tweetler beni rahatsız etti. Öncelikle günde 15 grubun çıktığı bir festivalde gruplara soundcheck yaptırmanın bir yöntemini bilmediğim için onlardan özür dilerim. Headlinırcılık oynama konusunda ise Ankara'da Öğrenci Kolektifleri'nin bir etkinliğinde Marsis grubunu sahnenin neresine davul kurmak zorunda bıraktıklarını hatırlatmak isterim. Çuvaldızı bir kaç kere kendime batırdıktan sonra iğneyi başkasına yöneltiyorsam, festival kapsamında ana sahnede performans sergileyen 31 grup arasında sesten şikayetçi tek grup Redd'in öncelikle iğneyi kendisine değdirmesini beklerdim. Ancak Doğan'ın dediğine de katılıyorum, sadece Redd'i değil festivaldeki her bir grubu kendi sahnelerinde hem yeterli hazırlık yapabildikleri hem de süre sıkıntıları olmadığında dinlemelisiniz. Zira festivalde headliner dahi olsalar gruplara tanıdığımız imkanlar minimum seviyelerde.

Zeytinli Rock Festivali Umut Kuzey'in ya da Serkan Fidan'ın festivali değildir. Zeytinli Rock Festivali Türk Rock Müziğinin gövde gösterisidir. Müzik kanallarında, üniversite festivallerinde sponsorlu turnelerde rock gruplarına yaşama alanı tanımayanlara sesini duyurmaktır. Tüm köşe başlarını tutan pop müziğe atılan tokattır. Dolayısıyla her şeye rağmen herkesin sahip çıkması gerekir. Tuvalet sırasını bile özleyeceğim diyen çocuk kadar sahip çıkamayanlar benim gözümde duruşlarına ve yaptıkları müziğe saygısızlık etmiştir.