12 Mart 2017 Pazar

Portakalı soydum başucuma koydum ben bir yalan uydurdum

Nereden baksam çok saçma geliyor

Öncelikle yasalarımıza göre yurt dışında seçim propogandası yapmak yasak. Üstelik bu yasayı AKP çıkartmış. İşin bu kısmını zaten hiç tartışmıyoruz zira hepimiz iktidarın hukuksuzluklarını kanıksamış durumdayız.

İkinci konu Almanya ve Hollanda gibi ülkeler referandum sürecinde seçim propogandası yapılmasına izin vermeyeceklerini haftalar önce söylediler. Toplu açılış, muhtar toplantısı gibi uydurulmuş kılıfları elin adamı yemiyor tabi...

Ha bu Avrupalılar da sudan çıkmış ak kaşık değil. Sustular sustular bu zamanı buldular aba altından sopa göstermek için. Etkisi var mıdır siz karar verin ama hem Hollanda'da hem de Almanya'da seçimler yaklaşıyor. Böyle söylemlerle onlar da muhafazakar oylara göz kırpıyor olabilirler.
Peki tüm bu zıtlaşmaların üstüne, dış işleri bakanının uçuş izni iptal edilmişken, kabinedeki tek kadın bakanı neler olacağını bile bile Hollanda'ya yollamak?? Çekiciyle sınır dışı edilmeyi hiç bir pipili bakan gururuna yedirememiş olmalı. E haklılar, nereden bakarsanız bakın Fatma Betül Sayan Kaya hanımefendinin karizması zedelendi. Bizim topraklarda erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır. Hiç bir erkek kaybedeceğini bildiği kavgaya girmez. Bakanlar kurulumuz da kaybedeni belli bu kavgaya arasındaki tek kadını bilerek göndermiş olabilir. Yıllar sonra aralarından biri çıkıp da "evet, bilerek yaptık, hem başörtülü kadın mağduriyeti yaratıp hem de kendi karizmalarımızı korumuş olduk" dese şaşırmam doğrusu. AKP iktidarının kadına bakış açısını zaten çeşitli örneklerden biliyoruz.

Sonra yandaş medyanın polis şiddeti konusundaki haberlerine ne yalan söyleyeyim gülmeden geçemiyorum. Durumu protesto eden Türk göstericilerin üzerine at sürmek, copla ve köpekle saldırmak diye verilen haberlerin videolarına baktıkça gülüyorum. Kendisine çiçek atan göstericileri coplamış bir polis teşkilatına sahipken adamcağızın copunun ucuyla "şşş birader şu tarafa geç bakiim" diye bir adamı dürtmesi polis vahşeti olarak göstermeleri komik geliyor. Bunu Berkin Elvan'ın ölüm yıldönümünde yaptıkları aklıma gelince komiklik falan kalmıyor tabi. Senin çocukların bu memlekette polisler tarafından kah gaz fişekiyle kah kurşunla kah dövülerek öldürülürken sesini çıkarma, sonra Hollanda polisine "tüüü kaka"... önce iğneyi kendine batıracaksın kardeş, biz öyle öğrendik, öyle yetiştirildik.

Bir video izledim Hollanda polisi göstericileri su sıkarak dağıtırken "sık bakalım sık bakalım" diye şarkı söyleyen birinin sesi geliyor arkadan. Millet millet diye diye milletçe balataları yaktık.

Bir de başbakanımız açıklamalarına takıldım. "Maksat hasıl oldu şimdilik evlerinize dönün" dedi sayın Yıldırım. Maksat neydi ki? Nasıl hasıl oldu diye sorası geliyor insanın. Sonra da tabi ben de insanım. "ulen şimdi bu krizin anketlere yansımasına bakıp, durumu değerlendirecekler işe yaramışsa sonra her ihtiyaç halinde yarayı kaşıyıp kaşıyıp kanatacaklar" diye düşünmüyorum desem yalan olur. Aslında Hollanda hükümeti de aynı taktikle oynuyor gibi geliyor ama elin gavurundan bana ne! En fazla gitmeyi veririm Hollanda'ya olur biter, memleketim yaşanamaz hale gelmesin yeter ki.

Neticede bizim hükümet kendimi bildim bileli mağdur. Hem muktedir hem de mağdur olmak da sadece bu topraklara özgü olsa gerek. AKP 14 yıllık iktidarı boyunca her muhalif ses frekansını teker teker bulup ortadan kaldırdığı için memlekette karşılarına dikilecek, dolayısıyla da mağduriyet yaratacak kimse kalmadı. Bu süreç mağduriyet ithalatıymış gibi geliyor bana. Sandığa yansır mı? Bence bu sefer zor...

6 Ocak 2017 Cuma

Bir Futbol Emekçisi "Şehmus Özer"

Hüsnü Arkan, Şehmus Özer’in Altay forması giyerken Türkiye Kupası karşılaşmasında Galatasaray’a attığı şık golü “Her topçunun böyle golü yoktur” diyerek sosyal medyada paylaştığını görünce Amed Sportif kaptanı olduğundan ırkçı bir saldırıya uğradığını düşündüm. Zira Hüsnü Ağabey her zaman ezilenin yanındadır. Ölüm aklımın ucuna bile gelmemişti. Futbol oynamak için artık yaşlanmıştı Şehmus ama ölmek için daha çok gençti...

 https://mobile.twitter.com/husnuarkan/status/811334671321726980

36 yaşında yakaladı onu ölüm. Malatya’ya, 18 yıllık profesyonel futbol yaşantısında tek SüperLig deneyimi yaşadığı şehre arkadaşının düğününe gitmişti Şehmus. Her virajını ezbere bildiği yollardan geri dönerken nasıl olduysa aracının kontrolünü kaybedip şarampole yuvarlanmıştı. Yol tenhaydı, ne kazayı gören, ne de sesini duyan olmuştu. Şehmus’un kaybolduğu anlaşılıp nerede olduğunun tespit edilmesi 24 saatten fazla sürmüştü. Kaza yapan aracı ve Şehmus’u bulduklarında artık çok geçti. En az ölümü kadar acı olan şey de Şehmus’un kaza anında değil kaza sonrasında donarak öldüğünü öğrenmekti.

Eskişehirsporlu olmaktan kelli taraftarlık mesaimin uzun bir bölümünü alt liglerde harcadım. Her ne kadar bize şansı pek tutmasa da Şehmus’la sıkça yolumuz kesişti. Yine Eskişehirsporluluktan ötürü zamansız ölümlerin acısını da iyi bilirim. Sinan Alaağaç’ı kaybetmemizin üstünden epey zaman geçti ama Ediz Bahtiyaroğlu’nu erken kaybetmenin yarası hâlâ taze. Bir de Denizlisporlu Doğan Seyfi var. Şehmus gibi o da 1980 doğumluydu, Şehmus gibi o da son golünü ölümünden 1 hafta önce Türkiye Kupası maçında Fenerbahçe’ye atmıştı, Şehmus gibi o da soğuk bir aralık günü trafik kazası sonucu aramızdan ayrılmıştı. Üstelik henüz 21 yaşındaydı...

12 Eylül darbesinden üç ay önce Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde dünyaya gelmişti Şehmus. Çocukluğu 80’lerde geçen herkes gibi Maradona hayranıydı ve plastik topun peşinde Maradonacılık oynayarak başlayan futbol aşkı onu Erganispor alt yapısına kadar götürdü. Altyapıda çalışkanlığı ve yetenekleriyle sivrilince 18 yaşında profesyonel sözleşme imzalanıp A takıma alındı. 29 Ağustos 1998 tarihinde Yüksekova Belediyespor maçıyla başladığı kariyeri boyunca Erganispor, Yeni Malatyaspor, Malatyaspor, Kayserispor, Gümüşhanespor, Mardinspor, Mersin İdman Yurdu, Akhisar Belediyespor, Şanlıurfaspor, Karşıyaka, Altay ve Amedspor takımlarında forma giydi, 475 maça çıkıp 141 gol kaydetti.

Şehmus alt liglerin aranan gölcüsüydü. Oynadığı takımlarla 4 kere SüperLig’e yükselme başarısı gösterse de en üst ligde sadece 2001 – 2002 sezonunda bir kaç maç oynama şansı bulmuş ve aynı sezon Kayseri’ye kiralanmıştı. Mersin İdman Yurdu’nu SüperLig’e çıkaran kadronun önemli bir oyuncusu olmasına rağmen yenilen kadroda yer bulamayınca Akhisar’a geçen ve Akigoların da şampiyon olmasında büyük katkısı olan Şehmus’un Altay ile de playofflarda SüperLig şansını son maçta kaybetmişliği var. Çalışkanlığı, dürüstlüğü ve cömertliğiyle tanınan Şehmus 2013-14 sezonundaki ikinci Altay macerasının ardından yaşlanan babasına yakın olmak için, birçok cazip teklifi reddederek futbolculuğunun son yıllarını memleketi Diyarbakır’da geçirmeye karar vermişti. Çünkü ailesine ve köyüne düşkündü...

Şehmus’un kim olduğuna, nasıl yaşadığına ve nasıl öldüğüne bakmaksızın etnik kimliğine ve son oynadığı takıma göre sosyal medya üzerinden nefret kusma yarışına kalkışanlar oldu. Malum, memlekette Kürtler’in acıları üzerinden türlü rezillikler yapmak moda haline geldi. 12 Eylül öncesinde gözlerini dahi kırpmadan birbirini öldürenlerin bile karşı tarafın cenazesine saygısı varken, bugün her türlü haksızlığa rağmen çıkıp topunu oynamak dışında hiçbir şey yapmamış bir adamın zamansız ölüm haberini kahkahalar ve küfürlerle karşılamak nasıl bir hastalıklı ruh halidir? Sosyal medyada yazılıp çizilenler kanımı donduruyor. Şehmus, bir Kürt köyünde doğduğu ve kariyerinin son yıllarını köyüne yakın geçirmek istediği için her fırsatta dinden ve ahlaktan söz eden bir güruh, ölüsünün üzerine en ağza alınmayacak küfürleri sıralayabiliyor. Salyalarını klavyeye akıta akıta nefretini kusan bu faşist ve ırkçı zihniyete herhangi adli işlem yapılmayan ancak stadyumlara meşale sokanlara 6 ay ceza veren bir sporda şiddet yasasına sahibiz. Irkçılık yapmanın serbest olduğu bir memlekette sporda şiddet önlenebilir mi?İnsanoğlunun kâinatın başarısızlık hikâyesi olduğuna inanıp güzelliklerin peşini bırakacakken kaptanın son röportajı geliyor aklıma. “Biz onlara hep iyi davranacağız. Buraya gelen takımlara saha ayarlayacağız. Buraya gelen takımlara çiçek vereceğiz. Hiçbir şekilde onlara kötü davranmayacağız. Biz de gittiğimiz her yerde onlar kötü davransın. Biz yine kötü olalım, onlar iyi olsun. Ne yapalım!”
Nurlar içinde yat büyük kaptan...

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Futbolunuz Batsın!

Bazı anlar oluyor, günlük yaşantımı kaplayan her şey anlamını yitiriyor. Pazar akşamı hayatımın en güzel yıllarına ev sahipliği yapan Ankara’dan gelen haberle işlerimin yoğunluğu, bu yoğunluk içine itinayla serpiştirdiğim maç izleme seanslarım, yazmaya başladığımda bana yol gösterecek notlarım anlamını yitirdi. Memleketin başkentinde 5 ay içinde patlayan 3. bomba...

Bu hafta “süper” ligimizde neler olduğunu merak edenler için sağ tarafta puan cetveli, haftanın sonuçları ve gelecek haftanın programı mevcut. Bu hafta panorama yazısı yazmak içimden gelmiyor. Anlayışınıza sığınıyorum.

Zeynep Başak Gülsoy ve Nüsrettin Can Çalkınsın
Zira Gazi Üniversitesi hukuk öğrencisi Can ve aynı bölümde okuyan kız arkadaşı Başak, artık Can’ın Trabzonspor tutkusu üzerine tartışamayacaklarsa Trabzon’un Mersin İdman Yurdu’nu yenmesinin de yenilerek ligin dibine yanaşmasının da önemi kalmıyor.

Oğlunu izlemek için Ankara 19 Mayıs Stadyumu’na giden Kemal Bulut’un Kızılay’da onu evine götürecek otobüsü beklerken hayatından olduğu bir coğrafyada, Gençlerbirliği - Galatasaray maçının sonucu kimin umurunda olabilir? Kariyerinin en kötü sezonunu geçiren Umut’u da onu takımının tek forveti haline getirenleri de artık eleştiremem ki! İçimden sadece Umut’a sarılmak geliyor. Yıllardır tanıyormuşçasına sımsıkı sarılıp acısının birazını almak...

Üzerine saatlerce konuşulabilecek Eskişehir - Akhisar karşılaşması artık sadece ODTÜ öğrencisi Berkay’ın izlediği son maç olması münasebetiyle önem arz ediyor. Sevinç, stres, öfke, hüzün, umut, umutsuzluk... Yaşama dair birçok hissi kısa ömrünün son maçını izlerken yaşadı o. Boynu bükük evine dönerken yakaladı onu ölüm. Çünkü Ankara’da herkes evine Kızılay üzerinden döner...

Fenerbahçe - Kayseri maçına dair aklımda kalan sadece Pereira’nın “Umarım bu olaylar artık bir son bulur. Barış ve huzur gelir. O zaman biz tekrar futbol konuşabiliriz,” şeklindeki maç sonu açıklaması. Zaten ne Fener’in şampiyonluğunun ne de Kayseri’nin kümede kalmasının bir hükmü kaldı...

Rize’ye giderken aynı uçağa denk geldiğimiz ve tezahüratlarıyla beni uyutmayan Beşiktaşlı taraftarlara çıkıştığım için de pişmanım. Ya içlerinden birinin son deplasmanıysa ve benim yüzümden eksik yaşamışsa...

Bugün Konya ismini duyunca Gaziantepspor’u da yenerek 3.lük yolunda rakiplerine fark atan Aykut Kocaman’ın olgun takımı gelmiyor aklıma. 5 ay önce oynanan Türkiye - İzlanda maçında kefenlerinde barış yazan insanların anısına yapılan saygı duruşunu yuhalayan zihniyet geliyor. Ölenlere üzülmek için önce öldürenin ve ölenin kimliğine bakan zihniyet...

Haftanın en keyifli karşılaşmasının tarafları Başakşehir ve Osmanlı bana futbol çağrıştırmıyor artık. AKP ürünü olan bu iki takım sadece başımıza bu işleri açan iktidarın hırsını, açgözlülüğünü ve yüzsüzlüğünü hatırlatıyor.

Okul bahçesinde top oynayan çocukları görünce durup izleyen, izlerken de gerçek dünyadan koparak toplantılarına geciken bir futbol aşığıyım. Sivasspor - Kasımpaşa ve Antalyaspor - Bursaspor maçlarını izlemek için boşalttığım pazartesi gecesini, yasaklanmış sosyal medya mecralarından ve yabancı televizyon kanallarından ülkemin kalbinde patlayan bombanın sırrının peşinde geçirdim. Memleket ortadan ikiye yarılmışken ve o yarıktan ölümler fışkırırken ne haftalardır sessiz olan Eto’o’nun attığı goller ne de Sivas’ın lige tutunma çabası beni cezbedebildi...

“Futbolunuz batsın!” demek istiyorum; ama biliyorum ki, Kürt halkına devlet marifetiyle aylardır uygulanan sistematik şiddeti terörle mücadele diyerek sindirebilen sözde vatanseverlerle, şeref ve namus için cinayet işlemeye hazır olup AKP iktidarının yolsuzluklarına, hukuksuzluklarına ses etmeyen insan sürüleriyle, sırf alnı secdeye değiyor diye ehliyetsiz iş bilmezlere yetki verenlerle ve onları savunanlarla, devletin tüm istihbarat kapasitesinin bir kişinin iktidar hırsına zimmetlenmesinin yarattığı güvenlik zafiyetini görüp ses çıkarmayanlarla birlikte her şeyi unutup gelecek hafta derbi konuşuyor; sezon sonunda şampiyonluk kutluyor, Euro 2016’yı sabırsızlıkla bekliyor olacağız. Bizler birilerinin kirli politikalarının kurbanı olmaya devam ederken şampiyon Fenerbahçe ya da Beşiktaş değil kötülük olacak. Eskişehir ya da Kayseri değil insanlığımız küme düşecek…

16.03.2016 BirGün Gazetesi


6 Ekim 2015 Salı

DİKKAT ÖLÜM TEHLİKESİ!!!

“Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkede insanların nasıl öldüklerine bakın.”
Albert Camus (*)

Üniversite yıllarımın ev sahibi, gri şehir; “Ankara”. İstanbullular ve İzmirliler sevmezler Ankara'yı. Zira onlar için güzellik fizikseldir. Oysa ki Ankara'yı güzel yapan şehrin kendisi değildir. Bizim gibiler için Ankara arkadaşlıktır, aşktır. Ne zaman yolum başkente düşse aynı anda vuran melankoli, huzur ve nostalji hisleri kalbimin ritmini değiştirir. Anılarla dolu sokaklarında yürürüm. Akay Yokuşu'ndan inerken Saklıkent'teki uzun konser kuyruklarını, Tunus caddesine girince “Beyaz Geceler”i hatırlarım. İlk gençlik yıllarımdan kayda değer saatler çalan sahafların sokağı Olgunlar'dan Kızlay'a doğru yürürken aldım haberi. Dikimevi'nde kontrolden çıkan bir otobüs ancak 12 kişinin canını alarak durabilmişti. Neticede toplum olarak duygusalız, her trajedi canımızı yakıyor ama olay bildiğin bir coğrafyada olunca acı artıyor. Fiziksel olarak olay mahaline yakın olmaksa eksta acılı. Şoförle ilgili senaryolar duysak da henüz hayatını kaybedenlerin hikayeleri haber bültenlerine düşmedi. Yakında memleketin oturma odalarında gözyaşları sel olur. Neticede söz konusu insanlık olunca hala batının önündeyiz. Ama toplumsal hafızamız zayıf. Yanlış anlaşılmasın, kendimi de toplumdan ayırmıyorum. Olay mahaline yürüyerek yarım saat uzaklıkta olunca insan başka etkileniyor. Kalbimin içi acırken köşeyi kıstırdım kendimi; “Akşam uçağa bineceksin ve indiğinde hepsini unutmuş olacaksın, Nankör!” Kendime öfkelenince uçaktan indiğimde hala içim acıyordu. Ölümler canınızı yakıyorsa en kolay nasıl kaçarsınız? Ölümleri istatistiki verilere dönüştürerek. Sivasta 33 can, Soma da 301 madenci, Suruç'ta 32 genç gibi... Ben de uçaktan iner inmez istatistiki araştırmamı yaptım. Ağustos ayı itibariyle bu yıl trafik kazaları 2469 can alırken 201.294 kişi ise yaralanmış. Üstelik yılı tamamlamaya daha 4 ay var...




Geçen yılın ratingi en yüksek ölümü iş kazalarıydı. Soma'da ambulansa binerken sedye kirlenmesin diye ayakkabısını çıkarmaya çalışan madenci, Ermenek'te oğlum yüzme de bilmez ki diyen madenci babası, Torunlar İnşaat'ın Mecidiyeköy'deki asansör kazası... İhmal ve yetersiz iş güvenliği sebebiyle “kaza değil cinayet” dedik, sosyal medyada ortalığı ayağa kaldırdık, üzüldük, ağladık, bazılarımız gidip yardım etti. Aradan yeterince zaman geçti ve toplumsal hafızamızdan Soma bile silindi... Türkiye'de iş kazaları sonucu her yıl binlerce insan ölüyor. Misal 2015 yılının ilk yedi ayında 971 işçi işe gitmek için yatağından kalktı ve bir daha yorgun vücutlarını aynı yatağa koyamadı.

Haziran seçimlerinden sonra ratingi yükselerek primetime da zirveye oturan ölüm ise şehit olmak. Son günlerde gazetelerde “40 günde 41 şehit” haberlerini görüyoruz. Ülkeyi yıllardır yöneten parti son seçimlerde tek başına iktidar olabilecek oyu alamadı. Biz sonuçlara sevinirken kapalı kapılar ardında planlar yapıldı. Her şey insani yardım ve yeniden inşaa için IŞİD'in elinden kurtarılan Kobani'ye giden gençlere Suruç'ta yapılan saldırıyla başladı. IŞİD yaptı dendi. Ardından iki polis gece uyurken evlerinde vuruldu. Onu da PKK yaptı dediler, biz de yedik. Koskoca Türkiye Cumhuriyeti bu yapılanları cevapsız bırakmayacaktı elbette. Türk Jetleri IŞİD'i vurmak için havalandı. Birinci gün IŞİD hedeflerine göstermelik saldırılar yapıldı ikinci günden itibaren ise uyuyan PKK uyandırıldı ve her gün ölüm haberleri de gelmeye başladı. Şimdi günde 1-2 ölüme o kadar alıştık ki ilk sayfa haberi bile olamıyor. Bunların hepsi de birilerinin oyu artsın, birilerinin azalsın diye oluyor. Ne şehittir ne gazi misali... Neyse bu konu hakkında yazmamaya karar vermiştim. Bazen yazılarımın altına yapılan yorumlar olayıun kendisinden daha kan dondurucu olabiliyor. O sebeple uzatmayacağım. Zaten baöbaşka bir yere bağlayacağım. Mart ayında Türkiye Barolar Birliği ile Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği açıkladığı verilere göre son on yılda Türk Silahlı Kuvvetleri 818 şehit verirken, kışlada intihar eden asker sayısı 934'müş. Bir ordunun savaşırken kaybettiğinden daha fazla askeri kendi canına kıyıyorsa ortada bir acayiplik var demektir.

Yılın başlarında en büyük ratingi alan ölüm elbette Özgecan Aslan kardeşimizinkiydi. O kadar ulu orta ve o kadar caniceydi ki hepimiz tepkimizi koyduk. Profil resimlerimizi kararttık. Kimimiz meydanlara sokaklara döküldük. Özgecan 2015 yılının ilk sekiz ayında öldürülen 150 kadından sadece biri. Hayatı bizimkilere benzediği için ve hikayesi çok iç acıtıcı olduğu için hepimiz onu tanıyoruz. Diğer 149 kadının bizim için isimsiz.. Özgecan'ın hikayesinin kadın cinayetlerini azaltması gerekmez miydi?

Geçtiğimiz günlerde ölümle masumiyetin aynı karede olduğu bir fotoğraf hayatlarımıza girdi. Sadece memlekette değil tüm dünyada küçük Aylan'ın sahile vurmuş ölü bedenini görenler derinden etkilendi. Bazen bir fotoğraf dünyayı değiştirebilir. O resim ile oluşan kamuoyu duyarlılığına hükümetler kayıtsız kalamadı. Mültecilere çözüm üretmek üzerine çalışıyorlar. Ama mülteciler de ölümden kaçarken ölmeye devam ediyor. 2015 yılının ilk altı ayında, yani denizin ve havaların ideal olmadığı dönemde 2000'den fazla mülteci Ege ve Akdeniz sularında can verdi. Yıl sonunda bu rakam üç katına çıkabilir. Ölümden kaçanların ölmeyi göze alarak kaçmaya çalıştıkları ülkeye “Türkiye” deniyor.


Bu yazıda yer alan 2015 dışındaki rakamların hepsi insan sayılarını gösteriyor. İstatistiki bilgi gibi verilince acısız oluyor ya, bu rakamların ölen insan sayıları olduğunu ve her ölenin ailesi ve sevenleri olduğunu hatırlatmak da gerekiyor değil mi?


(*)Suruç katliamının ardından Kül grubu sayfasında paylaştığı bir resmin altına yazmıştı bu alıntıyı. Yazıya ilham olduğunu kabul etmem gerek.

16 Eylül 2015 Çarşamba

Almanca ve Türkçe ‘futbol’

Türkiye, 1996’da Fatih Terim yönetiminde tarihinde ilk defa Avrupa Şampiyonası’na katılıyor ancak gol atmaya ve puan almaya muvaffak olamazken kupayı kazanan Almanya oluyordu. Takip eden turnuvada memlekette gruplardan çıkmanın sevincini yaşanırken, son şampiyon 1 puanla grubunu sonuncu bitirerek evine dönüyordu. Alman futbolunun son 10 yılına damgasını vuran altın jenerasyon milenyuma ayak uyduramamıştı. İki kere Dünya Savaşı hezimetinin ardından küllerinden doğmuş gelenek derhal sorun üzerine çalışmaya başladı. 1 yıllık bilimsel hazırlığın ardından 2001 yılında Alman futbolunun 10 yıllık planını açıklandı.
Planın temel mantığı özkaynakların verimli kullanımıydı. İlk önce üst liglerdeki 36 takıma “Altyapı Akademisi” kurma zorunluluğu getirildi. Bu akademilerin minimum standartları (çevre okullarla yapılacak işbirliklerinden çim saha ve masaj salonu detaylarına kadar) da belirlenip akademiler arası rekabeti artıracak, denetimi sağlayacak ve işini iyi yapanları da ödüllendirecek bir yıldızlama sistemi kuruldu. 5-6 yaş grubundan başlayarak göçmen çocukları da kapsayan geniş çaplı bir yetenek taraması yapıldı ve sistematik hale getirildi. Almanlar dünya futbolunun rütbeli temsilcisi olmaya devam etmek istiyorlarsa ülkedeki göçmen genç nüfusu değerlendirmek zorundaydı. Bu sebeple milli takım kapıları esmer futbolcular için de açıldı. Biz Aurelio’nun adını Mehmet olarak değiştirip milli marş ezberletmekle uğraşırken, Almanlar Khedira, Boateng, Mesut Özil gibi yetenekli oyunculara milli formayı veriyor ve ülkedeki göçmenlerin aidiyet duygusunu da perçinleyerek hem sportif hem de sosyolojik kazanımlar elde ediyorlardı. Türkiye Şenol Güneş, Ersun Yanal, Fatih Terim, Hiddink, Abdullah Avcı ve yeniden Terim ile defalarca yapılanmayı deniyor ama kimse hamleleri geniş çaplı ve tabana yayarak yapmayı düşünmüyordu. Başarı kriterimiz Almanya’nın yetiştirdiği oyuncuların milli takım düzeyinde Türkiye’yi seçmeleri oldu.
Futbolun Almancasına ve Türkçesine kulüpler düzeyinde de bakalım. UEFA’nın ekonomik kriterlerini en iyi uygulayan lig olan Bundesliga’da canlı yayın gelirleri kulüplerin toplam gelirlerinin sadece dörtte birini oluştururken birinci sırada maç günü gelirleri geliyor. Bu yıl UEFA kupasında arz-ı endam edecek ve memleketin ekonomik olarak doğru yönetilen sayılı kulüplerinden Başakşehir’in geçtiğimiz sezon evinde oynadığı 17 maçta toplam seyirci sayısının Bundesliga’nın maç başına ortalamasının biraz üstünde (45500) olduğunu düşünürsek, Boz Baykuşlar için maç günü gelirlerinden ziyade maç günü giderlerinden bahsedebiliriz.
Almanya’da futbol takımları yıllık gelirlerinin yaklaşık %38’ini maaş ödemelerine ayırırken kulüplerimiz gelecek yıllardaki gelirlerini ipotek ederek maaş ödemesi yapmaya çalışıyorlar. Alman takımları arta kalan bütçeleriyle altyapı olanakların iyileştirilmesi gibi faydalı şeyler yaparlarken bizimkiler ödeyemedikleri maaşlar sebebiyle mahkemelik oluyorlar.
Türk futbolunu yabancı kısıtlamasının kurtaracağının ilan edilmesinin üzerinden 2 yıl geçmeden yabancı uygulaması yeniden değiştirildi. Takımlarımız artık 14 yabancı istihdam edebiliyor. Almanlar ehliyetin milliyeti olmadığını bildikleri için yabancı oyuncu kısıtlamasına gerek görmemişler. Buna rağmen Bundesliga’da geçtiğimiz sezon forma giyen Alman oyuncu oranı %60’tı. Kaynak yönetimi doğru olunca ithalata da gerek kalmıyor.
Almanlar futbolun toplum için birleştirici olduğunu biliyorlar. Stadyumlar her sınıftan ve her inançtan vatandaşların ortak sosyalleşme alanı olduğu için bilet fiyatlarını satın alma gücü sınırlı taraftarları düşünerek belirliyorlar. En üst iki ligde yer alan 36 takımın 34’üne uygulanan “50 + 1” adını verdikleri kural sayesinde kulüplerin asıl sahipleri taraftarlar. Bu sayede yönetimlerin hegomonik yapıları mecburen demokrasi sınırları içerisinde kalıyor, sermaye grupları gelip kulüpleri satın alamıyor ve hiçbir başkan kulübü despotça yönetemiyor. Bizim coğrafyada ise Kasımpaşa’nın Arma Altı adlı taraftar grubu iki senedir maçları boykot ediyor ama aldırış eden yok. Erdoğan’ın emriyle kulübü devralan Ciner grubunun ilk icraatı Kasımpaşalılar için manevi değeri yüksek olan armayı değiştirmek oluyor. Taraftar sözü dinlemenin basiretsizlik sayıldığı coğrafyada sonuç Kasımpaşa’nın ligimizin en az seyirci ortalamasına sahip takımımlarından birine dönüşmesi...
Futbolun Türkçesinde taraftar tüm kötülüklerin ana sebebi ilan edilirken Almancada futbolun efendisidir. Almanya futbolu akıl ve bilimle yönetilirken, memleket futbolu kaos ve düzensizlikle yönetiliyor. Türk futbolunun günlük kavgalardan uzaklaşıp uzun süreli ve istikrarlı uygulamalarla sorunlarını bilimsel metotlarla ve temele inerek çözdüğü günleri hayal ederek iyi bayramlar diliyorum.

19.07.2015 tarihli BirGün Gazetesi Yazısı